Dışarıda sabahtan beri yağmur yağıyor.
Önce sevindik. Bereket dedik. Toprak suya hasretti. Ancak öğleye doğru endişe büyümeye başladı. Şiddetli yağış uyarıları, su baskınları ve eğitime ara verilmesi haberleri peş peşe geldi.
Aynı yağmur, bir yerde rahmet, başka bir yerde felaket olabiliyordu.
Peki, neden her kuvvetli yağmurda benzer manzaralarla karşılaşıyoruz?
Bir şehrin yağmura nasıl karşılık vereceği, yalnızca düşen su miktarına değil, yıllar içinde nasıl planlandığına da bağlıdır. Dere yataklarının korunması, altyapının kapasitesi, yapılaşma tercihleri ve alınan tedbirler bir bütündür. Dere yataklarını yapılaşmaya açar, toprağın suyu emebileceği alanları daraltır, altyapı yatırımlarını ertelersek bunun bedelini bir gün mutlaka öderiz. Çoğu zaman bu bedel, yıllar boyunca biriken ihmallerin sonucudur.
Yağmurun ne zaman yağacağını bilemeyebiliriz; ama yağdığında suyun nereye gideceğini hesaba katabiliriz.
Yağmuru izlerken bağımlılıkla mücadele sahasında karşılaştığım başka bir gerçeği düşündüm. Şehirlerde biriken riskler gibi, çocukların ve gençlerin hayatındaki sorunlar da çoğu zaman bir anda ortaya çıkmıyor. Görmezden gelinen işaretler, zamanında alınmayan önlemler, ileride ağır sonuçlara dönüşebiliyor.
Bir çocuğu düşünün. Okuldan çıkıyor, eve geliyor, telefonunu eline alıyor. Herkes kendi ekranına dalmış. Gününün nasıl geçtiğini soran, anlattıklarını dinleyen, canı sıkıldığında yanında duran kimse yoksa çocuk zamanla kendi dünyasına çekilebiliyor.
Dijital dünya ona eğlence ve ait olma duygusu sunuyor. Saatler süren oyunlar, bitmeyen videolar, hatta sanal kumarın tehlikeli vaatleri bu boşluğu doldurabiliyor. Her çocuk aynı risklerle karşılaşmaz. Ancak yalnızlığını paylaşamayan, kendisini gerçek hayatta ifade edecek alan bulamayan bir gencin zararlı alışkanlıklara daha açık hâle gelebileceğini unutmamak gerekir.
Çocuğunun telefon başında kaç saat geçirdiğini bilen, fakat gün içinde neye üzüldüğünü bilmeyen anne babalarımız var. Ekran süresini hesaplıyoruz; peki, onunla ne kadar konuştuğumuzu, derdini anlatırken kendisini ne kadar güvende hissettiğini de düşünüyor muyuz?
Çocukları korumak, telefonlarını ellerinden almakla bitmiyor. Spor sahaları, kütüphaneler, sanat etkinlikleri ve güvenilir sosyal çevreler de gerekiyor. Bir takımın parçası olmak, bir öğretmenin ilgisini görmek ya da kendisini anlayan biriyle konuşabilmek, gencin hayatında önemli bir farkındalık oluşturabilir.
Gençlere sürekli “Yapma, etme, uzak dur!” diyoruz.
Peki, uzak durmasını istediğimiz şeylerin yerine ne koyuyoruz?
Mahallesinde spor alanı bulunmayan, kütüphaneye ulaşamayan, okuldan sonra katılabileceği bir etkinlik bulamayan gencin seçenekleri sınırlı kalıyor. Her aile bu imkânları tek başına oluşturamaz. Yerel yönetimlere, okullara, kamu kurumlarına ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşüyor.
Bir spor tesisi yapmak değerlidir; gençlerin orayı gerçekten kullanabilmesi de öyle. Bir bağımlılık semineri düzenlemek yararlıdır ancak ihtiyaç duyan kişinin sonrasında danışmanlık ve profesyonel desteğe ulaşabilmesi de en az o çalışma kadar önemlidir. Başarıyı yalnızca kaç kişiye ulaşıldığıyla değil, insanların hayatında neyin değiştiğiyle ölçmeliyiz.
Kocaeli’nin hafızasında 17 Ağustos 1999 depreminin acısı hâlâ duruyor.
Sakarya, Düzce ve Yalova da o büyük felaketin izlerini taşıyor.
Böyle bir geçmişin ardından güvenli yapılaşmayı, denetimi ve afet hazırlığını yalnızca felaketlerin yıl dönümlerinde hatırlamak yetmez. Yaşananlardan çıkarılan dersler, bugünkü planlara ve uygulamalara yansımalıdır.
Bağımlılıkla mücadelede de benzer bir yaklaşım gerekiyor. Bir genç ciddi bir sorun yaşadığında ailesi, öğretmenleri ve çevresi çözüm aramaya başlıyor. Oysa yalnızlaşma, okuldan uzaklaşma ve aile içindeki iletişimin zayıflaması gibi işaretler daha önce fark edilebilir.
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği olarak sahada gördüğümüz hikâyeler, yalnızca uyarmanın yeterli olmadığını gösteriyor. Gençleri dinlemek, ailelerine destek olmak ve ihtiyaç duyduklarında profesyonel yardıma ulaşmalarını kolaylaştırmak gerekiyor.
Yağmurun altında su basan bir evin önünde duran insanları düşünün. Eşyalar zarar görmüş, ev çamurla dolmuş. Komşular yardıma koşuyor. O an söylenecek “Geçmiş olsun” sözü elbette kıymetli. Fakat sular çekildikten sonra aynı evin yeniden su altında kalmaması için ne yapıldığını da sormalıyız.
Altyapıdaki sorun giderildi mi?
Su baskınına yol açan şartlar incelendi mi?
Gerekli önlemler alındı mı?
Bağımlılıkla mücadelede de aynı soruların cevabını aramalıyız:
Gençleri risklerden koruyacak çalışmalar yapıldı mı?
Bağımlılığa zemin hazırlayan nedenler araştırıldı mı?
Gençlerin sağlıklı ve güvenli ortamlarda vakit geçirebilmesi için gerekli imkânlar sağlandı mı?
Bazen en büyük başarı, hiç yaşanmayan bir felakettir. Su basmayan bir ev, güvenle oyun oynayan bir çocuk, sanal kumarın tuzağına düşmeden destek bulabilen bir genç… Bunlar manşetlere çıkmayabilir; ama bir ailenin hayatında her şeyden daha değerlidir.
Yağmur dinecek, sokaklardaki sular çekilecek, gündem değişecek. Önemli olan, bir sonraki yağmurda aynı manzaralarla karşılaşmamak; bir gencin sorunları büyümeden yanında olabilmek.
Bir dere yatağını korumak, altyapıyı zamanında güçlendirmek, mahalleye spor alanı kazandırmak, çocuğuyla konuşmak, yalnızlaşan bir gencin hâlini sormak…
Hepsi bugün yapılabilecek, yarının yükünü hafifletecek adımlardır.
Geçmiş olsun demek, acıyı paylaşmaktır.
Aynı acının yeniden yaşanmaması için önlem almak ise sorumluluğun gereğidir.
GEÇMİŞ OLSUN, DEME.
YAP!

YORUMLAR