Demokrasilerde hukuk vazgeçilmezdir. Ancak demokrasiyi ayakta tutan tek unsur hukuk değildir. Bir diğer temel unsur da millet iradesidir.
Bugün CHP kurultayı üzerinden yürüyen tartışmaları izlerken aklıma takılan soru tam da budur:
Bir siyasî partinin kurultayı hakkında verilen ya da verilebilecek bir karar, daha sonra sandıkta ortaya çıkan milyonlarca oyun anlamını değiştirebilir mi?
4-5 Kasım 2023’te CHP kurultayını yaptı.
Ardından Türkiye, 31 Mart 2024’te yerel seçimlere gitti.
Bu seçimde milyonlarca vatandaş sandığa giderek CHP’yi Türkiye’nin birinci partisi yaptı.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur:
Eğer kurultay sonrasında oluşan yönetim hukuken sakat kabul ediliyorsa, milletin oy verdiği yapı da tam olarak bu yönetimin yönettiği yapıdır.
Adayları belirleyen odur.
Seçim kampanyasını yürüten odur.
Seçim stratejisini oluşturan odur.
Millet bütün bunları görmüş, değerlendirmiş ve buna rağmen tercihini sandıkta ortaya koymuştur.
Benim itirazım tam da bu noktadadır.
Demokrasi sadece hukukî süreçlerin toplamı değildir.
Demokrasi aynı zamanda halkın siyasî tercihlerini ortaya koyduğu bir meşruiyet sistemidir.
Bu nedenle bir mahkeme kararının, milyonlarca vatandaşın daha sonra ortaya koyduğu siyasî tercihi tamamen görmezden gelecek şekilde yorumlanması bana göre ciddi bir demokrasi tartışmasını beraberinde getirir.
Çünkü ortada yalnızca bir kurultay yoktur.
Ortada milyonlarca oyun oluşturduğu yeni bir siyasî gerçeklik vardır.
Elbette hukuk işletilmelidir.
Elbette mahkemeler karar vermelidir.
Ancak şu soru da sorulmalıdır:
Bir ülkede sandıkta oluşan siyasî meşruiyet ile yargısal karar arasında çatışma ortaya çıktığında, demokratik sistem bu dengeyi nasıl kuracaktır?
Benim asıl endişem ise tam da burada başlamaktadır.
Türkiye, geçmişte demokrasiye yönelik müdahaleleri çoğu zaman tanklarla, silahlarla ve üniformalarla hatırladı.
Millet iradesi kimi zaman askerî müdahalelerle, kimi zaman vesayet anlayışıyla karşı karşıya kaldı.
Fakat günümüzde demokrasiler için tehlike oluşturan müdahaleler her zaman aynı yöntemlerle ortaya çıkmayabilir.
Çağ değiştikçe müdahale yöntemleri de değişmektedir.
Tankların yerini dosyalar, kışlaların yerini mahkeme salonları alabilir mi?
İşte bugün tartışılması gereken konu budur.
Benim düşünceme göre demokrasinin üzerinde yeni bir tehdit şekli belirmektedir.
Bu tehdit, seçimle oluşan siyasî iradenin yargısal süreçler üzerinden yeniden şekillendirilmeye çalışılması ihtimalidir.
Bir ülkede milyonlarca vatandaş sandığa gidiyor, tercihini ortaya koyuyor ve yeni bir siyasî tablo oluşturuyorsa, bu tablonun daha sonra yargı kararları üzerinden siyaseten tersine çevrilmeye çalışılması ciddi bir demokrasi tartışmasını beraberinde getirir.
Bu noktada düşünce özgürlüğü çerçevesinde şu soruyu sormak herkesin hakkıdır:
Acaba demokrasilerde yeni bir müdahale biçimiyle mi karşı karşıyayız?
Siyasî mühendislik artık seçim meydanlarında değil de mahkeme salonlarında mı yapılmaya çalışılıyor?
Milletin sandıkta verdiği karar, daha sonra farklı yollarla etkisizleştirilebilir mi?
Ben buna dikkat çekmek istiyorum.
Çünkü demokrasiye yönelik her müdahale asker postalıyla gelmez.
Bazı müdahaleler hukuk görüntüsü içinde ortaya çıkabilir.
Bazı müdahaleler mahkeme kararlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılabilir.
Bazı müdahaleler ise doğrudan iktidarı değil, milletin sandıkta ortaya koyduğu sonucu hedef alabilir.
İşte bu nedenle bana göre Türkiye’nin önünde yeni bir tartışma bulunmaktadır.
Bu tartışmanın adı, demokratik meşruiyet ile yargısal müdahalenin sınırlarıdır.
Hatta daha açık ifade etmek gerekirse; demokrasinin üzerinde yeni bir kılıç sallanmaktadır.
Ben bu kılıcı, “yargı darbesi” ihtimali üzerine düşünülmesi gereken bir demokrasi sorunu olarak görüyorum.
Burada savunulan şey hukukun ortadan kaldırılması değildir.
Tam tersine hukuk ile demokrasinin birbirini yok eden değil, birbirini tamamlayan iki temel sütun olarak korunmasıdır.
Çünkü hukuk, millet iradesini koruduğu sürece güçlenir.
Millet iradesinin yerine geçtiği anda ise meşruiyet tartışmaları başlar.
Benim kanaatim şudur:
Milletin son sözü söylediği yer sandıktır.
Mahkemeler hukukî uyuşmazlıkları çözebilir.
Ancak milyonlarca insanın ortaya koyduğu siyasî iradeyi yok sayan her yaklaşım, hukukî olarak savunulsa bile demokratik meşruiyet bakımından tartışılmaya devam edecektir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir kurultay meselesi değildir.
Mesele, milletin verdiği kararın siyaset ve hukuk düzeni içinde hangi ağırlığa sahip olduğu meselesidir.
Ve bu soru yalnızca CHP’nin değil, yalnızca iktidarın ya da muhalefetin değil, doğrudan Türkiye demokrasisinin sorusudur.
Çünkü nihai meşruiyet kaynağı ne siyasetçinin makamı ne de hâkimin kürsüsüdür.
Nihai meşruiyet kaynağı, milletin özgür iradesiyle kurduğu sandıktır.


YORUMLAR