Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Tarihin Değişmeyen Dersi: Biz Uyursak, Düşmanın Savaşmasına Gerek Kalmaz

Türk tarihini çoğu zaman zaferler üzerinden anlatıyoruz.

Malazgirt…

İstanbul’un fethi…

Büyük Selçuklu…

Osmanlı…

Çanakkale…

Millî Mücadele…

Bunların her biri bizim gurur sayfalarımızdır.

Fakat tarihin bir de kimsenin konuşmak istemediği tarafı vardır:

Peki bu büyük devletler neden yıkıldı?

Türkler tarih boyunca çok sayıda devlet, hanlık, beylik ve imparatorluk kurdu. Kimi kısa sürdü, kimi asırlarca yaşadı.

Fakat hepsinin yıkılışını yalnızca düşman ordularıyla açıklayabilir miyiz?

Hayır.

Çünkü tarihe biraz daha dikkatli baktığımızda karşımıza çok daha acı bir gerçek çıkıyor:

Dışarıdaki düşman çoğu zaman son darbeyi vurdu. Ama içerideki zafiyet, o darbeyi mümkün hale getirdi.

Devlet güçlü ise düşman saldırır ve kaybeder.

Devlet içeriden zayıflamışsa düşman sadece bekler.

Çünkü bazen bir kaleyi yıkmak için surları aşmaya gerek yoktur.

Kapıyı içeriden açacak birini bulmak yeterlidir.

İşte bu yazının meselesi tam olarak budur.

BİLGE KAĞAN’IN TAŞA KAZIDIĞI UYARI

Orhun Yazıtları’nı hepimiz biliriz.

Kitaplarda okuduk.

Okullarda öğrendik.

Sınavlarda karşımıza çıktı.

Ama acaba gerçekten ders aldık mı?

Bilge Kağan’ın Çin’in tatlı sözleri ve yumuşak ipeği konusunda yaptığı uyarı, aslında yalnızca Çin’e yönelik bir eleştiri değildi.

Bu, Türk milletinin kandırılmaya karşı uyarısıydı.

Çünkü bir milletin değerlerini doğrudan hedef almak her zaman işe yaramaz.

Daha kolay olan, o değerleri kullanmaktır.

Din kullanılır.

Kardeşlik kullanılır.

Vatan kullanılır.

Adalet kullanılır.

Özgürlük kullanılır.

Millet sevgisi kullanılır.

Önce kutsal olanın etrafına bir ambalaj yapılır.

Sonra o ambalajın içine başka bir amaç yerleştirilir.

İnsan da ambalaja güvendiği için içindekini sorgulamaz.

İşte tehlike budur.

Bilge Kağan’ın asırlar önce yaptığı uyarı bugün de geçerlidir.

O gün ipek vardı.

Bugün fonlar, krediler, medya, sosyal medya ve algoritmalar var.

Yöntem değişiyor.

İnsan psikolojisi değişmiyor.

SELÇUKLU’DA BİR HANÇER, OSMANLI’DA BİR İMPARATORLUK

Büyük Selçuklu Devleti’nin en önemli devlet adamlarından Nizamülmülk’ün öldürülmesini hatırlayalım.

Bir suikast…

Bir fedai…

Ve devletin en önemli isimlerinden birinin ortadan kaldırılması.

Burada asıl mesele sadece Nizamülmülk’ün öldürülmesi değildir.

Asıl mesele, devletin içine nüfuz edebilen yapıların oluşturduğu tehdittir.

Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eseri de bize devlet yönetiminin ne kadar hassas olduğunu anlatır.

Devletin adaletle yönetilmesi…

Ehliyetli insanların görev başına getirilmesi…

Devlet içerisinde oluşabilecek tehlikelerin zamanında fark edilmesi…

Bunlar tesadüfi meseleler değildir.

Çünkü devletin düşmanı sadece sınırın ötesinde aranmaz.

Bazen sarayın yakınında olur.

Bazen devlet kurumunun içinde olur.

Bazen de toplumun güven duyduğu bir görüntünün arkasına saklanır.

OSMANLI’NIN SON DÖNEMİ: SAVAŞTAN ÖNCE KAYBEDİLEN SAVAŞ

Birinci Dünya Savaşı’na geldiğimizde aynı yöntemin başka bir biçimini görüyoruz.

İngiltere ve diğer büyük güçler yalnızca ordularını kullanmadı.

Para kullandılar.

Propaganda yaptılar.

Yerel farklılıkları körüklediler.

Milliyetçilik duygularını kullandılar.

Dini hassasiyetleri kullandılar.

T. E. Lawrence’ın Arap coğrafyasındaki faaliyetleri bunun en bilinen örneklerinden biridir.

İnsanlara bağımsızlık vaat edildi.

Özgürlük vaat edildi.

Yeni bir düzen vaat edildi.

Sonra?

Osmanlı parçalandı.

Fakat daha acı olan şuydu:

Yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşamış insanlar birbirine düşürüldü.

Ardından masaya oturan büyük güçler, bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirdi.

Sykes-Picot bunun en açık örneklerinden biridir.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan birçok problemin köklerini anlamak istiyorsak, o dönemin haritalarına bakmak zorundayız.

Demek ki dışarıdaki güçler toplumların içindeki fay hatlarını bulduğunda, kendi işlerini kolaylaştırabiliyor.

EKONOMİK BAĞIMSIZLIK YOKSA SİYASİ BAĞIMSIZLIK DA ZORLAŞIR

Osmanlı’nın son döneminde bir başka büyük kırılma da ekonomide yaşandı.

1881’de Düyun-u Umumiye kuruldu.

Devletin bazı gelir kaynakları yabancı alacaklıların denetimine girdi.

Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildi.

Çünkü ekonomik bağımsızlık zayıfladığında siyasi karar alma gücü de baskı altına girer.

Bir devlet kendi ekonomisini yönetemiyorsa, dışarıya karşı ne kadar bağımsız hareket edebilir?

Bugün bunun anlamını çok daha iyi biliyoruz.

Ekonomi artık milli güvenliğin bir parçasıdır.

Enerji…

Teknoloji…

Savunma sanayii…

Gıda…

Finans…

Hepsi bağımsızlığın parçalarıdır.

15 TEMMUZ: TARİHİN BUGÜNE BIRAKTIĞI EN ACI İŞARET

Ve şimdi yakın tarih…

15 Temmuz 2016.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Meclisi bombalandı.

Kendi ülkesinin insanı, kendi ülkesinin kurumuna silah doğrulttu.

Bu noktada kimse meseleyi sadece “dış güçlerin oyunu” diyerek geçiştiremez.

Çünkü asıl sorulması gereken soru şudur:

Bir yapı, devletin içerisine bu kadar uzun süre nasıl nüfuz edebildi?

Nasıl oldu da insanlar yıllarca sorgulanmadan devletin kritik kurumlarına yerleştirildi?

Nasıl oldu da sadakat, liyakatin önüne geçirildi?

Nasıl oldu da bir grubun mensubiyeti, devletin ve milletin üzerinde görülmeye başlandı?

15 Temmuz’un bize verdiği en önemli derslerden biri budur.

Devlet hiçbir yapıya teslim edilemez.

Ne cemaate…

Ne tarikata…

Ne partiye…

Ne şahsa…

Ne de herhangi bir çıkar grubuna…

Devlet, milletin ortak emanetidir.

MESELE DİN DEĞİL, DİNİN İSTİSMARIDIR

Burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor.

Dindar olmak başka şeydir.

Dini kullanarak güç toplamak başka şeydir.

İman başka şeydir.

İmanı sorgulanamaz bir otorite oluşturmak için kullanmak başka şeydir.

Bizim itirazımız dine değildir.

Bizim itirazımız, dinin devlet ve toplum üzerinde sınırsız güç elde etmek için araç haline getirilmesinedir.

Çünkü kutsal olanın arkasına saklanan kişi sorgulanamaz hale gelirse, orada tehlike başlar.

Bu nedenle devletin görevi inancı yönetmek değil, hukuku ve kamu düzenini korumaktır.

SADECE HAİNLERİ SUÇLAYARAK TARİHİ ANLAYAMAYIZ

Ancak burada başka bir yanlışa da düşmeyelim.

Her şeyi dış güçlere bağlamak kolaydır.

Her başarısızlığı ihanete bağlamak da kolaydır.

Fakat bu yaklaşım bizi rahatlatır.

Çünkü bütün suç başkasındaysa bizim hiç sorumluluğumuz yoktur.

Oysa tarih böyle okunmaz.

Evet, dış güçler vardır.

Evet, istihbarat savaşları vardır.

Evet, propaganda vardır.

Evet, devletler birbirlerinin zayıflıklarını kullanır.

Ama zayıflık yoksa müdahale de kolay değildir.

Bir ağacın gövdesinde çatlak yoksa, hançerin gireceği yer bulunmaz.

İşte bu nedenle kendimize de bakmak zorundayız.

DEVLETİN ÇATLAĞI NEREDE BAŞLAR?

Adalet zayıfladığında…

Liyakat terk edildiğinde…

Ehliyet yerine sadakat arandığında…

Eleştiren düşman ilan edildiğinde…

Sorgulayan susturulduğunda…

Devlet kurumları şahısların veya grupların etkisine girdiğinde…

Çatlak oluşmaya başlar.

İşte düşman da o çatlağı arar.

Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de ortaya koyduğu temel anlayışın bugün hâlâ geçerli olmasının sebebi budur:

Adalet ve akıl.

Bir devletin gücü yalnızca ordusunun büyüklüğüyle ölçülmez.

Adalet varsa devlet güçlüdür.

Liyakat varsa kurum güçlüdür.

Ahlak varsa toplum güçlüdür.

Akıl varsa gelecek güçlüdür.

BUGÜN SAVAŞIN CEPHESİ DEĞİŞTİ

Bugün düşman her zaman üniformayla gelmiyor.

Bazen bir sosyal medya hesabı oluyor.

Bazen sahte bir haber.

Bazen manipülatif bir video.

Bazen insanları birbirine düşüren bir paylaşım.

Bazen de bizim kendi öfkemiz.

Artık insanların önüne bilgi değil, çoğu zaman algı konuluyor.

Milliyetçiliğimiz de kullanılabilir.

Dini hassasiyetlerimiz de.

Vatan sevgimiz de.

Öfkemiz de.

Korkularımız da.

İnsanları birbirine düşürmek için artık milyonlarca dolar harcamaya bile gerek olmayabilir.

Birkaç sahte hesap…

Birkaç organize paylaşım…

Ve toplumun zaten var olan fay hatlarına dokunmak yeterlidir.

Bu nedenle bugün milli güvenlik sadece sınırlarımızı korumak değildir.

Zihinlerimizi de korumaktır.

ATATÜRK’ÜN MESAJI BUGÜN DE AYNI

1919’da şartlar çok ağırdı.

Ordu dağıtılmıştı.

İstanbul işgal altındaydı.

Memleketin önemli bölümü işgal edilmişti.

Birçok insan umudunu kaybetmişti.

Ama Anadolu’da başka bir irade yükseldi.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin yeniden ayağa kalkabileceğine inandı.

Gençliğe Hitabesi’nde en ağır şartları dahi tek tek anlattı.

Ve sonunda Türk gençliğine bir güç kaynağı gösterdi:

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Bu sözün anlamı çok büyüktür.

Atatürk bize;

Aklını kullan.

Sorgula.

Vatanını koru.

Bağımsızlığını savun.

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun teslim olma.

dedi.

Bilge Kağan’ın taşlara kazıdığı uyarıyla Atatürk’ün gençliğe bıraktığı emanet arasında yüzlerce yıl vardır.

Ama özünde aynı çağrı vardır:

Türk milleti uyanık olmalıdır.

BİZİM ASIL SINAVIMIZ

Bugün bir siyasi parti yanlış yaptığında, sırf desteklediğimiz için savunuyor muyuz?

Bir cemaat veya tarikat yanlış yaptığında, sırf dini söylemler kullanıyor diye susuyor muyuz?

Bir yönetici hata yaptığında, makamından dolayı sorgulamıyor muyuz?

Bir insan milliyetçi sözler söylediğinde, söylediği her şeyi doğru kabul ediyor muyuz?

Bir sosyal medya hesabı bizim düşüncelerimizi tekrar ediyor diye arkasındaki amacı araştırmadan paylaşıyor muyuz?

İşte mesele burada başlıyor.

Milleti sevmek, millet adına yapılan her yanlışı savunmak değildir.

Tam tersine…

Milleti gerçekten seven insan, yanlışın karşısında durur.

Çünkü devlet şahıslardan büyüktür.

Vatan partilerden büyüktür.

Millet bütün yapılardan büyüktür.

TARİHİ SADECE ÖVÜNMEK İÇİN OKUMAYALIM

Biz tarihimizle gurur duyacağız.

Göktürklerle…

Selçuklularla…

Osmanlı’nın büyük mirasıyla…

Türkiye Cumhuriyeti’yle…

Ama tarihimizin acılarını da konuşacağız.

Çünkü tarih yalnızca kahramanlık hikâyeleri değildir.

Tarih aynı zamanda ibrettir.

Bir devletin nasıl yükseldiğini öğrenmek kadar, nasıl zayıfladığını öğrenmek de zorundayız.

Çünkü aynı hataları tekrar edersek, geçmişteki düşmanların aynı yöntemlerle karşımıza çıkmasına şaşırma hakkımız kalmaz.

Bugün bize düşen görev korkmak değil, uyanık olmaktır.

Düşmanımızı tanıyacağız ama kendimizi de tanıyacağız.

Dışarıdaki planları takip edeceğiz ama içerideki yanlışları da görmezden gelmeyeceğiz.

Kutsal değerlerimize sahip çıkacağız ama hiç kimsenin o değerleri kullanarak bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz.

Partimizi sevebiliriz.

Bir lideri destekleyebiliriz.

Bir düşünceye inanabiliriz.

Bir yapının içinde bulunabiliriz.

Ama hiçbir aidiyetimizi devletin ve milletin üzerinde tutmayacağız.

Çünkü devlet şahıslardan büyüktür.

Vatan partilerden büyüktür.

Millet bütün yapılardan büyüktür.

Tarih bize bunu defalarca gösterdi.

Bilge Kağan taşlara yazdı.

Selçuklu yaşadı.

Osmanlı yaşadı.

15 Temmuz bize yeniden gösterdi.

Şimdi sıra bizde.

Geçmişi sadece alkışlamak değil, anlamak zorundayız.

Çünkü tarih, yalnızca gurur duyacağımız zaferleri anlatmaz.

Bazen de yüzümüze bakıp:

“Aynı hatayı bir daha yapma!”

der.

Gökyüzü hâlâ üzerimizde.

Toprak hâlâ ayaklarımızın altında.

Türkiye Cumhuriyeti hâlâ ayakta.

Türk milleti hâlâ burada.

Öyleyse korkmayacağız.

Bölünmeyeceğiz.

Birbirimize düşmeyeceğiz.

Kandırılmayacağız.

Sorgulayacağız.

Çalışacağız.

Üreteceğiz.

Ve en önemlisi, kimsenin bizim kutsal değerlerimizi yine bize karşı bir silaha dönüştürmesine izin vermeyeceğiz.

Çünkü dışarıdaki düşmanın ne kadar güçlü olduğu kadar, içeride bizim ne kadar sağlam olduğumuz da önemlidir.

Biz içeriden sağlam durursak, dışarıdaki hiçbir güç bizi kolay kolay yıkamaz.

Ama kendi değerlerimizi, kendi aklımızı ve kendi irademizi başkalarının eline verirsek…

Düşmanın savaşmasına bile gerek kalmaz.

Kapıyı kendimiz açarız.

İşte tarih bize bunu anlatıyor.

Ve artık bu dersi sadece okumak değil,

yaşamak zorundayız.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER