Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Gül–Londra Hattı: Tesadüfler Zinciri mi, Stratejik Bir Ağ mı?

Bir fotoğraf bazen bin kelimeden daha fazlasını anlatır.

Ama fotoğrafı doğru okumak gerekir.

Son günlerde sosyal medyada Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı dönemine ait bir fotoğraf yeniden dolaşıma sokuldu.

Fotoğrafta Fiji Büyükelçiliği mensubu bir kişi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün karşısında diz çökmüş ve ellerini çırparak geleneksel bir selamlama yapıyor.

İlk bakışta insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

“Bu adam neden Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın karşısında böyle bir saygı gösterisinde bulunuyor?”

Fakat burada ilk düzeltmeyi yapmak zorundayız.

Fotoğraftaki kişi Fiji Büyükelçisi Robin Nair değil, Fiji Büyükelçiliği başkâtibi Emosi Rakai.

Ve yaptığı hareket de İngiliz Kraliyeti’ne bağlılığını gösteren bir “diz çökme töreni” değil. Fiji tarafının açıklamasına göre bu hareket “Vakacobocobo”, yani devlet başkanına yönelik geleneksel bir saygı selamıdır.

Yani fotoğraf üzerinden “İngiliz Kraliçesi’nin adamı geldi, onun adına Gül’ün önünde diz çöktü” şeklinde kesin bir hüküm kurmak doğru değildir.

Ama mesele burada bitiyor mu?

Bence asıl soru şimdi başlıyor.

Çünkü Abdullah Gül’ün İngiltere ile ilişkilerinde kamuoyunun bilmesi gereken çok daha somut belgeler var.

2008: KRALİÇE’NİN VERDİĞİ NİŞAN

2008 yılında Kraliçe II. Elizabeth Türkiye’yi ziyaret etti.

Aynı ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Britanya’nın önemli nişanlarından biri olan Knight Grand Cross of the Order of the Bath – GCB verildi.

Bu bilgi komplo teorisi değil.

İngiliz hükümetinin yayımladığı resmi 2008 onur listesinde Abdullah Gül açıkça yer alıyor.

Dolayısıyla burada tartışılması gereken şey:

“Gül İngiliz ajanıdır.”

demek değil.

Asıl tartışılması gereken şudur:

Bir Türk Cumhurbaşkanı neden Britanya Kraliyeti tarafından böylesine yüksek seviyede bir nişanla onurlandırılmıştır ve bu ilişkinin Türkiye’nin dış politika tercihleri üzerindeki anlamı nedir?

Bu soruyu sormak meşrudur.

Çünkü devletler birbirlerine nişanları sadece süs olsun diye vermez.

Diplomatik ilişkilerin, karşılıklı yakınlığın ve siyasi itibarin sembolleri de olabilirler.

Fakat bir nişan tek başına “sadakat belgesi” değildir.

Bunu da birbirinden ayırmak gerekir.

2010: CHATHAM HOUSE ÖDÜLÜ

Şimdi gelelim daha dikkat çekici noktaya.

Abdullah Gül, 2010 yılında Chatham House Ödülü’nün sahibi oldu.

Bu da belgeli.

Chatham House’un kendi kayıtlarında 2010 yılının ödülünün Abdullah Gül’e verildiği açıkça görülüyor.

Üstelik Gül, ödül töreni öncesinde Chatham House’da konuşma yaparak bu kuruma teşekkür etti ve kurumun uluslararası sistem ile Türkiye’ye ilişkin çalışmalarından övgüyle söz etti.

Burada da bir parantez açalım:

Chatham House’un “İngiliz derin devletinin resmi karar alma merkezi” olduğunu kanıtlayan güvenilir bir belge ortaya koymadan böyle bir hüküm vermek doğru değildir.

Chatham House kendisini bağımsız bir dış politika düşünce kuruluşu olarak tanımlamaktadır.

Fakat bu durum başka bir soruyu ortadan kaldırmaz:

Türkiye’nin eski Cumhurbaşkanı, İngiltere’nin en etkili dış politika düşünce kuruluşlarından birinin ödülünü neden aldı?

Ve daha önemlisi:

Bu ödül, Gül döneminde Türkiye’nin Batı, Avrupa ve Anglo-Sakson dünyasıyla kurduğu ilişkilerin hangi yönünü temsil ediyordu?

İşte araştırılması gereken yer burasıdır.

GÜL’ÜN İNGİLTERE İLE TEMASI SADECE ÖDÜLLERDEN Mİ İBARET?

Hayır.

Gül’ün İngiltere ile ilişkileri bundan ibaret değil.

Exeter Üniversitesi ile de ilişkisi bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı biyografisinde Gül’ün İngiltere’deki Exeter Üniversitesi tarafından fahri doktora ile onurlandırıldığı belirtiliyor.

Ancak burada da sosyal medyada sıkça yapılan başka bir hataya düşmemek gerekir.

“Exeter Üniversitesi MI6’nın ajan yetiştirme merkezidir.”

Bunu kanıtlayan güvenilir bir belge olmadan gerçekmiş gibi yazamayız.

Bir üniversitede eğitim görmek başka şeydir, istihbarat örgütüne bağlı olmak bambaşka şey.

Devlet aklı tam da burada devreye girer:

İddia ile delili birbirine karıştırmayacaksın.

PEKİ YA ALİ BABACAN?

Burada da ilginç bir siyasi bağlantılar zinciri kurulabilir.

Ali Babacan’ın Washington ve Batı dünyasıyla ilişkileri, Abdullah Gül dönemindeki siyasi yükselişi ve daha sonra kurduğu DEVA Partisi’nin Batı’daki yankıları elbette araştırılabilir.

Ancak “Gül yetiştirdi, İngiltere’ye gönderdi, İngiliz projesidir” şeklindeki ifadeler için somut belge gerekir.

Aynı şey Ekrem İmamoğlu için de geçerlidir.

İmamoğlu’nun 2019 yılında Londra’da Chatham House yönetimiyle görüşmesi belgeli bir olaydır. Aynı ziyaret sırasında Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan ile görüşmüş ve “İstanbul ve Londra bundan sonra hiç olmadığı kadar yakın ve ortak akılla çalışacak” ifadesini kullanmıştır.

Bunlar araştırılabilir ilişkiler ve temaslardır.

Ama bu temaslardan doğrudan “İngiliz projesi” sonucu çıkarmak başka bir şeydir.

SİYASETTE ASIL MESELE İLİŞKİ DEĞİL, BAĞIMLILIKTIR

Bir Türk siyasetçisinin Londra’ya gitmesi suç değildir.

Washington’a gitmesi suç değildir.

Brüksel’e gitmesi suç değildir.

Moskova’ya gitmesi de suç değildir.

Devletler zaten birbirleriyle görüşür.

Asıl soru şudur:

O görüşmelerden sonra hangi kararlar alındı?

Hangi politikalar değişti?

Türkiye’nin milli menfaatleri ne oldu?

Karar mekanizmalarında yabancı merkezlerin etkisi var mıydı?

İşte bunların cevabı belgeyle aranmalıdır.

Çünkü Türkiye’nin tarihinde dış güçlerin etkisi meselesi yeni değildir.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, Soğuk Savaş’tan günümüze kadar Türkiye’nin üzerinde hesap yapan çok sayıda güç olmuştur.

Fakat bundan şu sonucu çıkaramayız:

“Türkiye’deki her siyasetçi yabancı ajanıdır.”

Bu, araştırma değil; kolaycılıktır.

GÜL’ÜN SİYASİ MİRASINI SORGULAMAK BAŞKA, İFTİRA ATMAK BAŞKA

Abdullah Gül’ün siyasi geçmişi elbette sorgulanabilir.

Cumhurbaşkanlığı dönemindeki dış politika tercihleri tartışılabilir.

Batı ile ilişkileri eleştirilebilir.

2008’de aldığı İngiliz nişanı masaya yatırılabilir.

2010’da aldığı Chatham House Ödülü araştırılabilir.

İngiltere’deki temasları kronolojik olarak incelenebilir.

Gül döneminde görev yapan isimlerin sonraki siyasi kariyerleriyle ilişkiler ağı çıkarılabilir.

Bunların tamamı meşru gazetecilik konularıdır.

Ama “İngiltere adına çalıştı”, “ajanlık yaptı”, “devşirildi” gibi ağır sonuçlara ulaşabilmek için çok daha güçlü delillere ihtiyaç vardır.

Çünkü bir gazetecinin görevi kanaat üretmek değil, kanıtın peşinden gitmektir.

PEKİ FOTOĞRAF BİZE NE SÖYLÜYOR?

Fotoğrafın kendisi bize İngiliz Kraliyeti’nin Gül’ün önünde bir temsilcisini diz çöktürdüğünü söylemiyor.

Bunu söylemek yanlış olur.

Ama fotoğrafın gündeme getirdiği Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkileri meselesi son derece gerçek ve tartışmaya değerdir.

2008’de İngiliz Kraliyeti’nin Gül’e verdiği yüksek devlet nişanı vardır.

2010’da Gül’ün aldığı Chatham House Ödülü vardır.

İngiltere ile diplomatik ve akademik temasları vardır.

Bunların hepsi belgelenebilir.

Şimdi yapılması gereken, sosyal medyada dolaşan iddiaları tekrar etmek değil;

bu ilişkilerin tamamını tarih sırasına koymak, isimleri çıkarmak, kurumları belirlemek ve kararlarla temaslar arasındaki bağlantıyı belgelemektir.

Çünkü Türkiye’nin geleceği için asıl tehlike, yabancıyla görüşmek değildir.

Asıl tehlike, yabancı iradenin milli iradenin yerine geçmesidir.

Ve bunun olup olmadığını anlamanın tek yolu vardır:

Belge.

Delil.

Kayıt.

Karar.

Sonuç.

Gerisi yorumdur.

Benim derdim de herhangi bir kişiye peşinen “hain” ya da “ajan” damgası vurmak değil.

Benim derdim şudur:

Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir makamı, hiçbir siyasi aktörü ve hiçbir karar mekanizması yabancı bir merkezin gölgesinde kalmamalıdır.

Çünkü devletler dostluk kurar.

Devletler ittifak yapar.

Devletler pazarlık eder.

Ama egemenlik devredilmez.

İşte mesele tam olarak budur.

Kim kiminle görüştü?

Kim kimden ödül aldı?

Kim hangi kurumun kapısını çaldı?

Hangi karar hangi ilişkinin ardından geldi?

Ve en önemlisi: Türkiye kazandı mı, kaybetti mi?

Bu soruların cevabını bulmadan hiç kimse hakkında hüküm vermeyelim.

Ama bu soruları sormaktan da asla vazgeçmeyelim.

Çünkü uyanık olmak komplo kurmak değildir.

Sorgulamak düşmanlık değildir.

Ve milli devlet aklı, en çok da böyle zamanlarda kendini gösterir.

Belge varsa konuşuruz.

Delil varsa hesap sorarız.

İddia varsa araştırırız.

Ama hükmü, kanıt ortaya çıktıktan sonra veririz.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER