Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Tarih Topraktan Fışkırıyor

Tarih, ideolojik ezberlerle değil; belgeyle, bulguyla ve bilimsel çalışmalarla yazılır. Yıllardır Anadolu’nun Türk yurdu olmasının yalnızca 1071 Malazgirt Zaferi ile başladığını söyleyen anlayış, ortaya çıkan yeni arkeolojik bulgular karşısında giderek daha fazla sorgulanmaktadır.

Elbette Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun kapılarının Türk milletine kesin olarak açıldığı büyük dönüm noktasıdır. Ancak Türklerin Anadolu ile teması Malazgirt’ten çok daha öncesine uzanmaktadır. Tarihî kaynaklar göstermektedir ki Türk toplulukları çeşitli dönemlerde Anadolu’ya gelmiş, seferler düzenlemiş ve izler bırakmıştır. Yerleşme amacıyla başlayan büyük hareket ise 1016 yılında Çağrı Bey’in Anadolu seferleriyle yeni bir boyut kazanmıştır.

Bugün ise Anadolu’nun dört bir yanında ortaya çıkarılan kurganlar, balballar, mezarlar ve arkeolojik buluntular tarihî tartışmaları yeniden gündeme taşımaktadır. Tarihçi Prof. Dr. Necati Demir’in açıkladığı üzere Ordu’nun Ünye ilçesinde M.Ö. 660’lı yıllara tarihlendirilen mezarlar, balballar ve kurganlar bulunmuştur. Bu buluntuların Ön Türk topluluklarından kabul edilen Kimmerlerle bağlantılı olabileceği ifade edilmektedir.

Burada önemli olan husus şudur; tarihçi varsayımla değil, belgeyle konuşur. Eğer bu eserlerin Kimmerlere ait olduğu bilimsel yöntemlerle ortaya konuluyorsa, tarih bunu değerlendirmek zorundadır. Çünkü tarih, ezberleri değil gerçekleri takip eder.

Bir zamanlar “Tarih topraktan fışkıracak” deniliyordu. Bugün görüyoruz ki tarih artık adeta sel olup akmaktadır. Hakkâri’den Savatra’ya, Göbeklitepe’den İstanbul’daki metro kazılarına, Karadeniz kıyılarından Anadolu’nun iç bölgelerine kadar ortaya çıkan her yeni bulgu, insanlık tarihini birkaç bin yıla sıkıştırarak anlatan anlayışın yeniden sorgulanmasına neden olmaktadır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün;

“Doğuda biz, batıda biz; nerede olsak birbirimizi biliriz.”

sözü yalnızca bir coğrafyayı değil, büyük bir tarih ve medeniyet şuurunu ifade etmektedir.

Anadolu’nun her karış toprağından tarih fışkırmaktadır. Türk milletinin bu topraklardaki geçmişi üzerine yapılan araştırmalar her geçen gün yeni veriler ortaya koymaktadır. Bu nedenle tarihî mirasımızın korunması ve araştırmaların genişletilmesi millî bir görevdir.

Türk devlet geleneğinin başlangıcı bakımından 552 yılında kurulan Göktürk Kağanlığı ayrı bir öneme sahiptir. Türk adı ilk kez devlet adı olarak Göktürklerle tarihe geçmiştir. Bu büyük devletin kurucusu Bumin Kağan, Türk devlet tarihinin temel taşlarından biridir. Türklerin ataları, Türk dili ve Türk kültürünün kökenleri ise çok daha eski dönemlere uzanmaktadır.

Hiç kimse Türk milletinin tarih sahnesindeki varlığını ve Türkçenin köklü geçmişini inkâr edemez. Ancak tarihî gerçekleri savunurken bilimsel ölçülerden de ayrılmamak gerekir. Çünkü hakikat, en güçlü savunmasını yine bilimden alır.

Bugün dikkat çekici bir başka konu ise Batı’nın ulusal kimlik konusundaki çifte standardıdır. Gazeteci ve yazar Banu Avar’ın Fransız siyasetçi Patrick Devedjian ile yaptığı röportaj bu konuda oldukça düşündürücüdür.

Banu Avar kendisine:

“1915 olayları hakkında bir Ermeni olarak ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda Devedjian’ın cevabı nettir:

“Ben Ermeni değilim, Fransızım.”

Avar’ın, “Ama siz Ermeni kökenlisiniz” sözleri üzerine ise Fransa’nın bir ulus devlet olduğunu ve kendisinin de Fransız vatandaşı olduğunu ifade etmiştir.

Batı ülkeleri kendi vatandaşlarını ortak ulusal kimlik altında toplarken, konu Türkiye olduğunda sürekli etnik kimlikler üzerinden ayrıştırıcı söylemler geliştirilmesi dikkat çekici bir çelişkidir. Fransa’da Fransız, Almanya’da Alman, İtalya’da İtalyan olmak doğal kabul edilirken Türkiye’de Türk kimliğinin tartışmaya açılması tesadüf değildir.

Dil meselesi de bu tartışmaların bir başka boyutudur. Kürtçe, dilbilim dünyasında Hint-Avrupa dil ailesinin İranî diller grubunda değerlendirilmektedir. Tarih boyunca Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenice ve bölgedeki diğer dillerle yoğun etkileşim içinde gelişmiştir.

Bazı dil araştırmalarında Kürtçenin söz varlığında Arapça, Farsça ve Türkçe kökenli kelimelerin önemli bir yer tuttuğu belirtilmektedir. Bu durum bölgedeki kültürel etkileşimin doğal sonucudur. Ancak hangi dil olursa olsun, diller tarih boyunca birbirlerinden etkilenmiş ve kelime alışverişinde bulunmuştur.

Asıl mesele, dil veya etnik köken üzerinden ayrıştırma yapmak değil; ortak devlet, ortak vatan ve ortak gelecek bilinci etrafında birleşmektir.

Türk milleti tarih boyunca büyük devletler kurmuş, kıtalara hükmetmiş, medeniyetler inşa etmiş ve insanlık tarihinin en önemli aktörlerinden biri olmuştur. Bu gerçek ne inkâr edilebilir ne de değiştirilebilir.

Bugün bize düşen görev; tarihimize sahip çıkmak, bilimsel araştırmaları desteklemek, kültürel mirasımızı korumak ve gelecek nesillere aktarmaktır.

Çünkü tarih yalnızca geçmiş değildir.

Tarih, milletlerin hafızasıdır.

Ve Anadolu’nun toprağı, her geçen gün bu hafızanın yeni sayfalarını ortaya çıkarmaya devam etmektedir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER