Bir anlaşmanın adı değişebilir, maddeleri yumuşatılabilir, dili diplomatik ifadelerle süslenebilir. Fakat özünde bir milletin bağımsızlığını sınırlıyorsa, o anlaşma özgürlük getirmez.
“29 EKİM’E GİDEN YOL” dizimizin önceki yazısında Yunanistan’ın İstanbul’a yönelik hesaplarını ele aldık. Bu kez meselenin diplomatik cephesine bakıyoruz: Anadolu’daki savaşın uzaması üzerine gündeme gelen yeni uzlaşma arayışları ve Ankara’nın bunlara yaklaşımı…
Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’ni ağır siyasi, askerî ve ekonomik sınırlamalar altına sokmayı öngörüyordu. Anadolu’nun geleceği, Türk milletinin iradesinden çok galip devletlerin kararlarına bağlanmak isteniyordu.
Sakarya’dan sonra ortaya çıkan askerî tablo, İtilaf Devletlerini yeni çözüm arayışlarına yöneltti. Sevr’in bazı hükümlerini değiştiren tasarılar gündeme geldi. Türk ordusunun büyüklüğü, doğudaki Ermenistan meselesi ve Trakya’daki sınırlar gibi konular bu tartışmaların önemli başlıklarıydı.
Ancak Ankara’nın önünde basit bir tercih yoktu. Mesele, bazı tavizler karşılığında savaşı durdurmak değildi. Asıl mesele, Türk milletinin geleceğinin yine dışarıdan belirlenmesine razı olup olmamaktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, bağımsızlığı belirsiz şartlara bağlayan bir düzeni kabul etmiyordu. İstanbul’un boşaltılmasının bile belirli koşullara bağlanması, işgalin başka bir biçimde sürmesi tehlikesini taşıyordu.
Düşünün: Bir tarafta yabancı kuvvetlerin işgali altındaki İstanbul, diğer tarafta Anadolu’nun bağımsızlığını sınırlayan hükümler… Böyle bir düzenin kalıcı barış getireceğine nasıl güvenilebilirdi?
Önceki yazılarımızda İyonya Devleti planını ve Yunanistan’ın İstanbul hedefini ele almıştık. Şimdi bu parçaların aynı büyük tablonun içinde nasıl birleştiğini görüyoruz. Anadolu’nun geleceği yalnızca askerî mücadeleyle değil, diplomatik dayatmalarla da şekillendirilmek isteniyordu.
Fakat Ankara’nın temel yaklaşımı açıktı: Türk milletinin bağımsızlığı, başka devletlerin uygun göreceği ölçülerle sınırlandırılamazdı.
Bu tutum, diplomasiye karşı olmak değildi. Aksine, masada gerçek ve kalıcı bir barışın kurulabilmesi için sahada bağımsızlığın güvence altına alınması gerektiğinin kabulüydü.
Millî Mücadele’nin büyük başarısı da burada yatıyordu. Ankara, askerî gücü siyasi hedeflerden koparmadı; diplomatik girişimleri de bağımsızlık idealinden ayrı düşünmedi.
Bugün Sevr’i yalnızca geçmişte kalmış bir belge olarak görmek, onun temsil ettiği anlayışı gözden kaçırmak olur. Tarihin verdiği ders, her dönemde bağımsızlığın siyasi irade, ekonomik dayanıklılık ve savunma gücüyle korunması gerektiğidir.
Türk milletinin kaderini Türk milletinden başka hiç kimsenin tayin edemeyeceğini anlamayanlar, Millî Mücadele’nin neden verildiğini de anlayamaz.
Tarihimizi belgeleriyle öğrenelim, Sevr’i ve Millî Mücadele’yi yeni nesillere doğru anlatalım. Bağımsızlığın hangi şartlarda kazanıldığını bilmeyen bir toplum, onu korumanın değerini de tam olarak kavrayamaz.
Gökalp ŞENTÜRK
Strateji Uzmanı Gazeteci Yazar

YORUMLAR