Bazen bir ordunun attığı adım, yalnızca askerî bir hareket değildir. Bazen o adım, karşı tarafa verilen bir mesaj; bazen de geri dönülmesi güç bir siyasi kumardır.
1922 yazında Yunanistan’ın Trakya’daki askerî hareketliliği, İstanbul’un geleceğine ilişkin endişeleri artırıyordu. Anadolu’da Türk ordusunun taarruz hazırlıkları sürerken, Yunan yönetiminin İstanbul’a yönelik hesapları yeni bir gerilim doğuruyordu.
“29 EKİM’E GİDEN YOL” dizimizin önceki iki yazısında Megali İdea’nın İstanbul hedefini ve diplomatik pazarlıkların arka planını ele aldık. Şimdi gözümüzü Trakya’ya çeviriyoruz.
Yunan kuvvetlerinin bir bölümünün Anadolu’dan Trakya’ya kaydırılması, bölgedeki askerî dengeler açısından dikkat çekiciydi. Yunan tarafı bu hareketliliği savunma ve Trakya’daki varlığını koruma gerekçeleriyle açıklıyordu. Ancak İstanbul’a yaklaşan askerî yığınak, İngiliz işgal kuvvetlerini de kaygılandırıyordu.
Çünkü İstanbul, İngiltere’nin kontrolündeydi. Yunan ordusunun şehre yönelik tek taraflı bir harekâtı, İtilaf Devletleri arasındaki mevcut dengeleri bozabilir ve yeni bir çatışmaya yol açabilirdi.
Yunan yönetimi, Türk direnişini kırmak için İstanbul üzerinden baskı kurabileceğini düşünüyordu. Fakat bu hesap, bir başka soruyu gündeme getiriyordu: İngiltere, kendi askerlerinin bulunduğu ve kontrol ettiği İstanbul’u Yunanistan’ın işgal etmesine izin verecek miydi?
İşte tehlike burada büyüyordu.
Yunanistan’ın İstanbul’a yönelik girişimi, Türk ordusuyla karşılaşmanın ötesinde, İngiliz kuvvetleriyle de çatışma ihtimalini barındırıyordu. Fransa ve İtalya’nın Yunanistan’a mesafeli yaklaşımı da bu riski artırıyordu.
Böylesine hassas bir ortamda askerî yığınak, diplomatik mesajlar ve karşılıklı uyarılar birbirini izliyordu. Ancak bütün bu hareketlilik, Anadolu’daki asıl tehlikenin Yunan ordusu açısından giderek büyüdüğünü değiştirmiyordu.
Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın önceliği, düşmanın dikkatini hangi yöne çevirdiğinden bağımsız olarak Büyük Taarruz’u başarıya ulaştırmaktı. Türk ordusu, uzun süredir hazırlık yaptığı harekât için uygun zamanı bekliyordu.
Yunan komutanlığının İstanbul hesabı üzerinde durması, Anadolu’daki Türk kuvvetlerinin gücünü ve hazırlıklarını doğru değerlendirme zorunluluğunu ortadan kaldırmıyordu. Savaşın kaderini belirleyecek olan, yalnızca hangi şehrin hedef seçildiği değil; hangi ordunun doğru zamanda doğru yerde karar verebildiğiydi.
İlk yazımızda İzmir’den İstanbul’a uzanan Megali İdea hedefini, ikinci yazımızda Sevr’in yeniden dayatılması girişimlerini ele almıştık. Şimdi bu hedeflerin sahada nasıl bir askerî riske dönüştüğünü görüyoruz.
Yunanistan, İstanbul’a yönelik hamlesiyle Ankara üzerinde baskı kurmak isterken, Anadolu’da karşılaşacağı büyük taarruzun sonuçlarını hesaplamak zorundaydı.
Savaşta en tehlikeli hata, düşmanın ne yapabileceğini küçümserken kendi gücünü olduğundan büyük görmektir.
Çatalca hattındaki gerilim bize bunu hatırlatıyor. Bir devletin siyasi hedefleri, askerî kapasitesini ve uluslararası şartları doğru okuyamadığında, kendi kurduğu planın esiri hâline gelmesi mümkündür.
Bir sonraki yazıda, Ankara’nın sessizce yürüttüğü hazırlıklara ve Büyük Taarruz’un Yunan hesaplarını nasıl altüst ettiğine bakacağız.
Gökalp ŞENTÜRK
Strateji Uzmanı Gazeteci Yazar

YORUMLAR