MACHİAVELLİ’NİN GÜÇÜ İLE TÜRK DEVLET AKLININ ADALETİ
Machiavelli’nin Prens’i beş yüz yılı aşkın süredir okunuyor. Bunun nedeni zalimliği övmesi değil, devletlerin güç mücadelesindeki gerçekçi yönlerini ortaya koymasıdır. Devletlerin yalnızca iyi niyetle değil; strateji, caydırıcılık ve öngörüyle ayakta kalabileceğini anlatır.
Fakat burada Türk milletinin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir nokta vardır.
Bizim devlet anlayışımızın temeli yalnızca güç değildir.
Türk devlet geleneğinde güç ile adalet birbirinden ayrılmaz iki kavramdır.
Bilge Kağan,
Devletin varlık sebebinin millete hizmet etmek olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar. Yazıtlarda,
“Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim, az milleti çok kıldım.”
sözleriyle hükümdarın en büyük görevinin milleti korumak, refahını yükseltmek ve devleti töre ile adalet üzerine yönetmek olduğu vurgulanır. Türk devlet geleneğinde hükümdarlık; millete hükmetmek değil, millete hizmet etmek, devleti güçlendirirken adaleti ayakta tutmak anlayışı üzerine inşa edilmiştir. İşte Türk devlet aklını, yalnızca gücü esas alan anlayışlardan ayıran en temel özellik de budur.
Aynı anlayış ‘de daha da derinleşir.
Yusuf Has Hacib, hükümdarın en büyük hazinesinin altın ya da ordu değil; adalet olduğunu söyler. Çünkü adaletin olmadığı yerde güven olmaz; güvenin olmadığı yerde ise devlet uzun süre yaşayamaz.
Büyük Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan çizgide de aynı devlet aklı görülür.
Güç, fetihleri mümkün kılmış; fakat fethedilen topraklarda kalıcılığı sağlayan şey hukuk, düzen ve adalet olmuştur.
Cumhuriyet döneminde ise Gazi , millî egemenliği devletin temel taşı hâline getirmiştir. Onun
“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, pasif bir anlayış değil; güçlü, bağımsız ve caydırıcı bir devletin barışı önceleyen dış politika vizyonudur.
İşte bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da budur.
Machiavelli’yi okuyarak dünyadaki güç mücadelelerini anlamak…
Fakat kendi yolunu Türk devlet geleneğinin değerleriyle çizmek…
Çünkü uluslararası ilişkilerde gerçekçilik önemlidir; ancak gerçekçilik, ilkelerden vazgeçmek anlamına gelmez.
Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle küresel güç rekabetinin tam ortasında yer almaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan her gelişme, Türkiye’nin güvenliğini ve dış politikasını doğrudan etkilemektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin güçlü bir savunma sanayisine, sağlam bir ekonomiye, nitelikli bir eğitim sistemine, teknoloji üreten bir yapıya ve hukuka güven duyan güçlü kurumlara ihtiyacı vardır.
Çünkü çağımızın savaşları yalnızca tanklarla, uçaklarla ya da füzelerle yapılmıyor.
Bilgiyle…
Yapay zekâyla…
Ekonomiyle…
Enerjiyle…
Diplomasiyle…
Ve en önemlisi, toplumsal birlikle yürütülüyor.
Tarih bize şunu göstermektedir:
Devletler dışarıdan gelen saldırılar kadar içerideki ayrışmalar nedeniyle de zayıflayabilir.
Bu nedenle millî birlik, ortak hedefler ve ortak gelecek fikri, en az askerî güç kadar değerlidir.
Bugün Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar da bulunmaktadır. Türk dünyasıyla gelişen ilişkiler, ulaştırma koridorları, enerji projeleri, savunma sanayisindeki ilerlemeler ve genç nüfusun potansiyeli doğru değerlendirildiğinde, Türkiye sadece bulunduğu coğrafyanın değil, daha geniş bir bölgenin istikrarına katkı sağlayabilecek kapasiteye sahiptir.
Ancak bunun yolu; günü kurtaran tartışmalardan değil, geleceği planlayan devlet aklından geçmektedir.
Machiavelli’nin Prens’i bize güç siyasetinin gerçeklerini öğretir.
Türk tarihi ise gücün adaletle birleştiğinde kalıcı olduğunu gösterir.
İşte yeni dünya düzeninde Türkiye’nin izlemesi gereken yol da budur.
Ne dünyadaki güç mücadelelerini görmezden gelmek…
Ne de kendi tarihî ve ahlâkî birikiminden vazgeçmek…
Gerçek başarı; stratejik aklı, millî birlikle; caydırıcılığı, adaletle; teknolojiyi, eğitimle; gücü ise hukukla birleştirebilmektir.
Çünkü devletler sadece silahla korunmaz.
Devletler, milletin güveniyle yaşar.
Millet ise adaletin hâkim olduğu, liyakatin esas alındığı ve ortak hedeflerin benimsendiği devletlere sahip çıkar.
Dünya yeniden şekilleniyor.
Bu yeni dönemde Türkiye’nin görevi, başkalarının kurduğu oyunun bir parçası olmak değil; kendi oyununu kurabilen, kendi stratejisini üretebilen ve kendi geleceğini inşa edebilen güçlü bir devlet olmaktır.
Çünkü tarih, olayları seyredenleri değil; tarihi doğru okuyup geleceği inşa eden milletleri yazar.

YORUMLAR