Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Oğuz’un Uykusu

Uyumayı hepimiz severiz…

Günün yorgunluğunu üzerimizden atmak, gözlerimizi kapatıp dünyadan birkaç saatliğine uzaklaşmak hepimize iyi gelir.

Ama hiç düşündünüz mü?

Ya uyuduğumuzda dünya değişirse?

Ya gözlerimizi açtığımızda hiçbir şey eskisi gibi değilse?

İşte Türk tarihinin derinliklerinde “uyku” sadece bedenin dinlenmesi anlamına gelmez.

Bazen uyku, gaflettir.

Bazen görmemektir.

Bazen yaklaşan tehlikeyi fark etmemektir.

Bazen de düşmanın kapıya dayandığını anlamadan kendi dünyamızda yaşamaya devam etmektir.

Türk kültüründe uykunun “küçük ölüm” olarak görülmesi boşuna değildir. Dede Korkut anlatılarında da uyku, yalnızca dinlenme hâli olarak değil, Türk’ün başına gelebilecek büyük felaketlerin sembollerinden biri olarak karşımıza çıkar.

Oğuzlar…

Türk tarihinin en önemli boylar topluluklarından biri.

Bugünkü Türkiye Türklerinin tarihî köklerinde de Oğuzların çok önemli bir yeri var.

Uzun seferlere çıkan, günlerce at sırtında yol alan, yorgunluktan tükenen Oğuzların zaman zaman derin uykulara daldığı anlatılır.

Öyle bir uyku ki…

Yanında top patlasa uyanmayacak kadar derin.

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü Dede Korkut anlatılarındaki bu uyku, aslında Türk’ün en büyük zaafını anlatan bir semboldür:

Gaflet.

Türk uyuduğunda yalnızca gözlerini kapatmaz.

Etrafındaki gelişmeleri görmez.

Düşmanın planını okuyamaz.

İçeride büyüyen tehlikeyi fark edemez.

Ve en önemlisi…

İlini, töresini ve geleceğini koruyamaz hâle gelir.

Düşman her zaman Türk’ü savaş meydanında yenmek zorunda değildir.

Bazen savaşmadan da kazanabilir.

Bazen kılıç çekmesine bile gerek kalmaz.

Türk’ün kendi içine kapanmasını, birbirinden uzaklaşmasını, gaflete düşmesini bekler.

Çünkü tarih bize şunu göstermiştir:

Bir millet bazen dışarıdan gelen saldırıyla değil, içerideki uykusuyla kaybeder.

Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde bunun örneklerini görmek mümkündür.

Çin’in Türk boyları üzerindeki etkisinden, siyasi oyunlardan, içeride oluşturulan ayrılıklardan ve devlet otoritesinin zayıflamasından söz eden eski Türk anlatılarının temelinde de aynı uyarı vardır:

Uyanık ol!

Düşmanı sadece karşında arama.

Bazen dost görünenin niyetini anlamak zorundasın.

Bazen sana sunulan hediyenin arkasındaki hesabı görmek zorundasın.

Bazen de sana anlatılan hikâyenin arkasında kimin olduğunu sorgulamak zorundasın.

Çünkü Türk’ün en savunmasız olduğu an, savaş meydanındaki an değildir.

Türk’ün en savunmasız olduğu an,

kendini güvende zannettiği andır.

İşte Oğuz’un uykusu burada anlam kazanıyor.

Bu yüzden mesele uyumak değildir.

Mesele uyurken ne kaybettiğini fark edememektir.

Bir millet uyursa…

Töresini unutabilir.

Tarihini unutabilir.

Birliğini kaybedebilir.

Kendi değerlerinden uzaklaşabilir.

Ve bir gün gözlerini açtığında, uğruna mücadele ettiği şeylerin elinden kayıp gittiğini görebilir.

İşte o zaman çok geç olabilir.

Bugün bize düşen görev de geçmişin hikâyelerini sadece masal olarak okumamak.

Dede Korkut’u yalnızca geçmişin büyük ozanı olarak görmek değil…

Onun anlattığı uyarıları bugünün dünyasında yeniden okumaktır.

Çünkü bugün düşman her zaman atıyla, kılıcıyla gelmiyor.

Bazen bilgiyle geliyor.

Bazen algıyla geliyor.

Bazen ekonomik baskıyla geliyor.

Bazen kültürel yozlaşmayla geliyor.

Bazen gençlerimizin zihnine dokunuyor.

Bazen aile yapımıza saldırıyor.

Bazen bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor.

Ve bazen de en büyük silahını kullanıyor:

Bizi birbirimize karşı uyutuyor.

İşte burada mesele artık sadece tarih değildir.

Mesele Türkiye’nin geleceğidir.

Bu ülkenin insanları birbirine düşerse,

birbirini dinlemeyi bırakırsa,

ortak değerlerini küçümserse,

tarihini unutursa,

devlet aklını ve millet olma şuurunu kaybederse…

O zaman düşmanın işini kolaylaştırmış oluruz.

Oysa bizim birbirimize düşman olmaya değil,

aynı milletin evlatları olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan en büyük güç yalnızca silah değildir.

Sadece ekonomi değildir.

Sadece diplomasi değildir.

Asıl güç, milletin birlik ve beraberliğidir.

Bizim bugün yeniden ihtiyacımız olan şey de budur:

Uyanık bir millet.

Tarihini bilen,

geleceğini gören,

düşmanını tanıyan,

dostunu bilen,

ama en önemlisi birbirine sahip çıkan bir millet.

Çünkü Oğuz’un uykusu derindir…

Ama Türk milleti uyandığında da tarih boyunca dünyaya neler yapabileceğini defalarca göstermiştir.

Malazgirt’te,

İstanbul’un fethinde,

Çanakkale’de,

Kurtuluş Savaşı’nda…

Her defasında aynı gerçek karşımıza çıkmıştır:

Türk milleti uyandığında önünde hiçbir engel duramaz.

Ama mesele bıçak kemiğe dayandıktan sonra uyanmak değildir.

Mesele, bıçak kemiğe dayanmadan önce tehlikeyi görebilmektir.

Mesele yangın çıktıktan sonra su aramak değil,

yangını çıkaracak kıvılcımı önceden fark etmektir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da budur.

Kavga değil, birlik.

Gaflet değil, uyanıklık.

Unutmak değil, hafıza.

Korku değil, özgüven.

Dağılmak değil, kenetlenmek.

Çünkü unutmayalım…

Düşman, Türk’ü savaşarak yenemediğinde onun uyumasını bekler.

Biz uyursak tarih tekerrür eder.

Biz uyanık olursak tarih yeniden bizim için yazılır.

Ve artık şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor:

Uyandığımızda ne göreceğiz?

Bugünün dünyasında mesele sadece bizim uyanmamız değil.

Çocuklarımızın da uyanık olmasıdır.

Çünkü biz uyursak sadece kendimizi kaybetmeyiz.

Onların geleceğini de kaybederiz.

İşte bu yüzden…

Sen uyursan herkes ölür.

Oğuz’un uykusu derindir.

Ama artık uyanma vaktidir.

Hem de bıçak kemiğe dayanmadan…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER