Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Neden Şimdi? Türkiye’nin Devlet Hafızası Yeniden mi Açılıyor?

Kıymetli okuyucularım,

Bir pazar günü sizlerle güncel gelişmeler üzerine biraz uzun, fakat bir o kadar da keyifle okuyacağınızı düşündüğüm bir köşe yazısıyla buluşmak istedim.

Gündemimiz oldukça yoğun…

15 Temmuz’dan Türkiye’nin değişen dış politika anlayışına, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden Türk dünyasına, devlet aklından yıllardır tartışılan karanlık dosyalara ve bugün yaşanan gelişmelere kadar pek çok başlığı aynı yazıda değerlendirmeye çalıştım.

Evet, yazı biraz uzun.

Ama bazı meseleler birkaç cümleyle geçiştirilemeyecek kadar önemli.

Bu pazar günü sizleri; düşündüren, sorgulatan ve yer yer geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıkaracak bir yazıyla buluşturmak istedim.

Kahvenizi alın, şöyle rahatça arkanıza yaslanın.

Umarım hem keyifle okur hem de bazı sorular üzerine birlikte düşünme fırsatı buluruz.

Bir noktayı özellikle belirtmek istiyorum:

Bu yazıda anlatılan her bilgi aynı nitelikte değildir.

Bazıları belgelenmiş ve yargı kararlarıyla ortaya konulmuş gerçeklerdir.

Bazıları kamuoyuna yansımış iddialardır.

Bazıları ise farklı kişi ve çevrelerin yorumlarıdır.

Benim görevim bunları birbirine karıştırmak değil, aralarındaki çizgiyi görünür kılmaktır.

Çünkü gazetecilikte iddia, hüküm değildir.

Şüphe, delil değildir.

Yorum, gerçek değildir.

Bir kişinin suçlandığını yazmak başka şeydir; o kişinin suçlu olduğunu ilan etmek başka…

Bu ayrımı koruyarak, soruların peşinden gitmek gerektiğine inanıyorum.

Keyifli okumalar…

15 TEMMUZ SADECE BİR DARBE GİRİŞİMİ MİYDİ?

15 Temmuz 2016 gecesini yalnızca tankların sokağa çıkması, uçakların alçak uçuş yapması ve Meclis’in bombalanması üzerinden okumak eksik kalır.

15 Temmuz, Türkiye açısından büyük bir kırılmaydı.

FETÖ yapılanmasının devlet içerisinde örgütlenmesi ve darbe girişimindeki rolü konusunda yargı süreçlerinde ortaya konulan çok sayıda delil ve mahkeme kararı bulunmaktadır.

Burada belgelenmiş gerçek ile ileri sürülen iddiayı ayırmak gerekiyor.

FETÖ yapılanmasının devlet içerisindeki örgütlenmesi ve 15 Temmuz’daki rolü konusunda yargısal süreçler vardır.

Ancak bunun ötesinde dile getirilen her bağlantı, her isim ve her ilişki aynı kesinlikte değerlendirilemez.

İşte asıl dikkat edilmesi gereken nokta budur.

Bir kişinin bir yapıyla ilişkilendirildiğini söylemek, onun suçlu olduğunu ilan etmek değildir.

Asıl sorular ise hâlâ önemini koruyor:

Devletin içine bu yapılanmalar nasıl yerleşti? Kimler göz yumdu? Kimler korudu? Kimler yükseltti? Kimler mücadele edenleri tasfiye etti?

Bu soruların cevabı belgeyle, tanıklıkla ve hukuki süreçlerle ortaya konulmalıdır.

ŞANGHAY DOSYASI: TÜRKİYE YÖN MÜ DEĞİŞTİRİYOR?

Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye’nin dış politika tartışmalarında giderek daha fazla gündeme geliyor.

Türkiye NATO üyesidir.

Aynı zamanda Şanghay İşbirliği Örgütü ile diyalog ortaklığı çerçevesinde ilişkilerini sürdürmektedir.

Bu durum bazı çevreler tarafından “Türkiye yön değiştiriyor” şeklinde yorumlanıyor.

Ancak burada da yorum ile gerçek arasındaki farkı korumak gerekiyor.

Türkiye’nin farklı güç merkezleriyle ilişkilerini geliştirmesi bir olgudur.

Bunun “Batı’dan kopuş” anlamına gelip gelmediği ise siyasi ve stratejik bir yorumdur.

Benim açımdan asıl soru şudur:

Türkiye kendi kararlarını kendi milli çıkarları doğrultusunda verebilecek mi?

Dış politikanın temel ölçüsü de burada yatıyor.

TÜRK DÜNYASI VE TURAN: DUYGUDAN STRATEJİYE

Türk dünyası meselesi artık yalnızca kültürel bir ideal olarak değerlendirilemez.

Orta Asya’nın enerji kaynakları…

Hazar geçişleri…

Kafkasya…

Türk Devletleri Teşkilatı…

Orta Koridor…

Savunma sanayii…

Ticaret yolları…

Bunların tamamı Türkiye açısından stratejik önem taşıyor.

Ancak burada da romantik söylem ile somut stratejiyi ayırmak gerekiyor.

Turan bir slogan olarak kalırsa yalnızca duygu üretir.

Ekonomiyle, teknolojiyle, eğitimle, diplomasiyle ve ortak projelerle desteklenirse stratejik bir hedefe dönüşebilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca “Turan olacak mı?” sorusu değildir.

Asıl mesele:

Türk dünyası ekonomik ve siyasi olarak ne kadar güçlü bir iş birliği kurabilecek?

GLADİO TARTIŞMASI: İDDİA NEREDE BİTİYOR, DELİL NEREDE BAŞLIYOR?

Türkiye’de “Gladio”, “Kontrgerilla” ve benzeri yapılanmalar yıllardır tartışılıyor.

Soğuk Savaş dönemindeki gizli güvenlik yapılanmaları konusunda tarihsel olarak belgelenmiş bilgiler bulunmaktadır.

Türkiye’de de devlet içerisinde hukuk dışına çıkan yapılanmalar bulunduğuna ilişkin çok sayıda iddia ortaya atılmıştır.

Fakat burada gazeteciliğin kırmızı çizgisi vardır:

Bir iddianın çok uzun yıllardır konuşuluyor olması, onu otomatik olarak gerçeğe dönüştürmez.

Bir olay hakkında onlarca kişi konuşabilir.

Yüzlerce yorum yapılabilir.

Ama hüküm için delil gerekir.

Bu nedenle:

“Gladio yaptı” demek bir iddiadır.

“Şu kişi yaptı” demek de iddiadır.

Bunu mahkeme kararıyla ortaya koymak ise bambaşka bir şeydir.

Benim gazeteci olarak görevim bir iddiayı hükme çevirmek değil, iddianın araştırılması gerektiğini ortaya koymaktır.

ÖZAL, MUMCU, KAHVECİ, BİTLİS, YAZICIOĞLU…

Türkiye’nin yakın tarihinde kamuoyunun zihninde hâlâ soru işaretleri bulunan çok sayıda ölüm var.

Turgut Özal…

Uğur Mumcu…

Adnan Kahveci…

Eşref Bitlis…

Muhsin Yazıcıoğlu…

Bu isimlerin her biri Türkiye’nin siyasi tarihinde önemli yere sahip.

Yıllar içerisinde bu ölümlerle ilgili farklı suikast, sabotaj, dış bağlantı veya başka yapılanmaların rolü olduğuna ilişkin çeşitli iddialar ortaya atıldı.

Ancak iddia ile hukuken kesinleşmiş gerçek aynı şey değildir.

Bu nedenle “şu yapı öldürdü” şeklinde kesin hükümler vermek yerine şu soruları sormak daha doğrudur:

Dosyada hangi deliller var?

Hangi bulgular doğrulandı?

Hangi iddialar araştırıldı?

Hangi iddialar çürütüldü?

Yeni delil var mı?

Varsa neden bugüne kadar değerlendirilmedi?

İşte gerçek gazetecilik burada başlar.

MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerinden yıllar geçti.

Fakat tartışmalar bitmedi.

Kazanın teknik boyutu…

Arama-kurtarma süreci…

Olay yerindeki gelişmeler…

Sonrasında ortaya atılan iddialar…

Bütün bunlar kamuoyunda çeşitli soru işaretlerinin oluşmasına neden oldu.

Fakat burada çok net bir çizgi çekelim:

“Bu olay kesinlikle suikasttır” demek bir hükümdür.

“Bu olayla ilgili cevaplanmamış sorular vardır” demek ise bir tespittir.

İkisi aynı şey değildir.

Benim yaklaşımım nettir:

Varsa şüphe araştırılmalı, varsa delil incelenmeli, varsa suç ortaya çıkarılmalıdır.

Ama kararın yerini köşe yazarı, televizyon yorumcusu veya sosyal medya almamalıdır.

O makamın adı mahkemedir.

ARİF AHMET DENİZOLGUN VE ZAMANLAMA SORUSU

Arif Ahmet Denizolgun’un ölümü konusunda da yıllar içerisinde çeşitli değerlendirmeler ve iddialar ortaya atıldı.

Burada da aynı ölçüyü korumak zorundayız.

Bir ölümün zamanlaması dikkat çekebilir.

Bazı ilişkiler soru işareti oluşturabilir.

Bazı anlatımlar kamuoyunun dikkatini çekebilir.

Fakat bunların hiçbiri tek başına suçun kanıtı değildir.

Şüphe soruşturmanın başlangıcı olabilir; fakat hükmün kendisi değildir.

Bu nedenle yapılması gereken, iddiaları büyütmek değil, varsa delilleri ortaya çıkarmaktır.

BUGÜNKÜ SORUŞTURMALAR: NEDEN ŞİMDİ?

Son dönemde farklı çevrelerden isimlerin dahil olduğu soruşturmalar kamuoyunun dikkatini çekiyor.

Dini yapılar…

Siyaset…

Medya…

Bürokrasi…

İş dünyası…

Devlet içerisindeki çeşitli ilişkiler…

Bütün bunların aynı dönemde gündeme gelmesi ister istemez:

“Neden şimdi?”

sorusunu doğuruyor.

Burada da çok dikkatli olmak gerekiyor.

Bir soruşturmanın açılması suçun kesinleştiği anlamına gelmez.

Bir kişinin gözaltına alınması suçlu olduğu anlamına gelmez.

Bir kişinin tutuklanması bile mahkûmiyet anlamına gelmez.

Hukuken kesin hüküm, yargı sürecinin sonunda ortaya çıkar.

Dolayısıyla bugün yürütülen soruşturmaları değerlendirirken siyasi kimliklerden önce delillere ve hukuki sürece bakmak gerekir.

100 MİLYARLIK İHALE İDDİASI

Yayında geçmişte bazı siyasi aktörler arasında geçtiği ileri sürülen yüksek meblağlı bir ihale baskısı iddiası da gündeme geldi.

Burada da gazeteciliğin temel kuralı geçerlidir:

İddia varsa belge aranır.

Belge varsa incelenir.

Tanık varsa dinlenir.

İhale dosyası varsa ortaya konulur.

Kamu zararı varsa hesaplanır.

Ama bunlar yapılmadan bir kişiyi suçlu ilan etmek doğru değildir.

Bu nedenle bu tür iddiaların karşılığı sosyal medyada değil, belgede ve hukukta aranmalıdır.

TOGG TARTIŞMASI: ELEŞTİRİ BAŞKA, BİLGİSİZLİK BAŞKA

Yayında TOGG üzerinden yapılan bazı teknik değerlendirmeler de konuşuldu.

Bir teknolojiyi eleştirmek herkesin hakkıdır.

Ama eleştiri bilgiye dayanmalıdır.

Elektrikli araçların çalışma sistemi ile içten yanmalı araçların sistemi birbirinden farklıdır.

Dolayısıyla teknolojik bir ürünü değerlendirirken önce temel teknik bilgileri bilmek gerekir.

Eleştiri değerlidir; bilgisizlik üzerine kurulan eleştiri ise sadece gürültüdür.

Türkiye’nin teknoloji üretmesini desteklemek başka, yapılan her şeyi sorgusuz kabul etmek başka şeydir.

Bizim ihtiyacımız olan şey ikisinin ortasındaki sağlıklı zemindir:

Bilgiye dayalı eleştiri.

TÜRKİYE SAVAŞA MI HAZIRLANIYOR?

Yayında dile getirilen dikkat çekici yorumlardan biri de bugünkü soruşturmaların Türkiye’nin dışarıda karşılaşabileceği güvenlik tehditlerine hazırlık amacı taşıdığı yönündeydi.

Bunu kesinleşmiş bir devlet politikası gibi sunmak doğru olmaz.

Bu bir yorumdur.

Ancak üzerinde düşünmeye değerdir.

Çünkü devletler dışarıdaki tehditleri değerlendirirken içerideki güvenlik açıklarını da hesaplar.

Türkiye bugün çok geniş bir jeopolitik kuşakta ciddi gelişmelerin merkezindedir.

Suriye…

Irak…

Kafkasya…

Karadeniz…

Doğu Akdeniz…

Filistin…

Kızıldeniz…

Böyle bir coğrafyada devletin kurumsal kapasitesinin güçlü olması elbette önemlidir.

Ancak güvenlik adına yapılan her işlemin hukuk çerçevesinde kalması da aynı derecede önemlidir.

Güvenlik ile hukuk birbirinin alternatifi değildir.

HAKAN FİDAN VE TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKA ARAYIŞI

Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, diplomasi ile güvenlik ve istihbarat alanlarının daha fazla iç içe geçmesidir.

Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanlığı dönemindeki yaklaşım da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Türkiye artık yalnızca gelişmeleri takip eden değil, gelişmelerin yönünü etkilemeye çalışan bir ülke olmak istiyor.

Rusya…

Çin…

ABD…

Avrupa…

Körfez…

Türk dünyası…

Afrika…

Kafkasya…

Ortadoğu…

Bütün bu merkezlerle aynı anda ilişki kurabilmek Türkiye’ye hareket alanı kazandırıyor.

Buradaki temel mesele şudur:

Türkiye kendi milli çıkarlarını koruyarak bütün bu güç merkezleriyle ilişki kurabilecek mi?

Bence asıl tartışmamız gereken budur.

MEKKE’DEN TÜRKİYE’YE UZANAN BÖLGESEL TABLO

Yayında Mekke ve İslam dünyasındaki gelişmeler de ele alındı.

Türkiye açısından İslam dünyası yalnızca dini bir alan değildir.

Enerjidir.

Ticarettir.

Ulaşımdır.

Savunmadır.

Güvenliktir.

Jeopolitiktir.

Bu nedenle Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle, Pakistan’la, Türk dünyasıyla ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerini geliştirmesi stratejik açıdan önemlidir.

Ancak burada da duygusal söylem yerine gerçekçi devlet politikalarına ihtiyaç var.

Türkiye’nin gücü, bir tarafı seçmekten değil; kendi menfaatleri doğrultusunda farklı taraflarla konuşabilmekten geçer.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ ASIL SINAV

Bütün bu başlıkları yan yana koyduğumuzda aslında karşımıza tek bir soru çıkıyor:

Türkiye, geçmişiyle yüzleşmeye ve geleceğini kendi iradesiyle kurmaya hazır mı?

15 Temmuz bize devlet içerisine sızan yapıların nelere mal olabileceğini gösterdi.

Yıllardır tartışılan karanlık dosyalar ise devlet hafızasında cevap bekleyen soruların hâlâ bulunduğunu hatırlatıyor.

Türkiye’nin çok yönlü dış politika arayışı, Türk dünyasıyla ilişkileri ve değişen küresel dengeler ise önümüzde yeni bir dönemin bulunduğunu gösteriyor.

Bugün yürütülen soruşturmalar konusunda ise acele hüküm vermek yerine delilleri, hukuki süreci ve ortaya çıkacak sonuçları takip etmek gerekiyor.

Çünkü güçlü devlet; herkesi suçlayan devlet değildir.

Güçlü devlet, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırabilen devlettir.

Güçlü devlet, geçmişin hesabını siyasi intikam duygusuyla değil, hukukla sorar.

Güçlü devlet, kendi kurumlarını şahıslara değil, kurallara emanet eder.

Güçlü devlet, dışarıdan gelecek baskılara karşı milli iradesini korurken içeride de adaletten taviz vermez.

İşte Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan tam olarak budur.

Ne her iddiayı gerçek kabul etmek…

Ne her şüpheyi yok saymak…

Ne de her karanlık olayın arkasına tek bir güç yerleştirerek kolay cevaplar üretmek…

Bizim ihtiyacımız olan şey hakikattir.

Belge varsa belge…

Delil varsa delil…

Suç varsa suç…

Masumiyet varsa masumiyet…

Ve bütün bunların üzerinde hukuk.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, geçmişini saklayabilmesinde değil; geçmişindeki sorularla cesaretle yüzleşebilmesindedir.

Bugün Türkiye’nin önünde yalnızca siyasi bir mücadele yok.

Aynı zamanda büyük bir devlet kapasitesi, bağımsız irade ve hukuk sınavı var.

Dışarıda değişen dengeler…

İçeride yeniden şekillenen yapılar…

Türk dünyasının yükselen ağırlığı…

Küresel güç mücadelesi…

Bütün bunlar Türkiye’ye yeni sorumluluklar yüklüyor.

Bu süreçte ihtiyacımız olan;

güçlü devlet, bağımsız irade, liyakatli kurumlar ve herkese eşit uygulanan hukuktur.

Çünkü devletin gerçek gücü yalnızca ordusunda, ekonomisinde veya teknolojisinde değildir.

Devletin gerçek gücü, milletinin devlete ve adalete duyduğu güvendir.

İşte bu yüzden bugün sorduğumuz:

“Neden şimdi?”

sorusunun cevabını zaman gösterecek.

Ama bizim görevimiz belli:

Sormaya devam etmek.

Araştırmaya devam etmek.

Belgeyi aramak.

Delilin peşinden gitmek.

Ve hiçbir gücün, hiçbir makamın, hiçbir siyasi hesabın hakikatin önüne geçmesine izin vermemek.

Çünkü iddia ile hüküm arasındaki çizgiyi korumak sadece gazeteciliğin değil, adaletin de namusudur.

Türkiye geçmişiyle yüzleşecekse bunu öfkeyle değil, belgeyle yapmalıdır.

Hesap soracaksa intikamla değil, hukukla sormalıdır.

Geleceğini kuracaksa korkuyla değil, kendi iradesiyle kurmalıdır.

Çünkü tarih unutmaz.

Millet unutmaz.

Ve devletin hafızası da unutmaz.

Bazen sadece doğru sorunun sorulacağı günü bekler.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER