Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Mavi Brandaların Ardındaki Sır! Tarsus Kazısı ve Devletlerin Gizli Hafızası

Ya insanoğlu ne tuhaf bir varlık…

Modern araç gereçlerle dağları deldiğini, uydularıyla gökyüzünden yeryüzündeki karıncanın adımını bile izlediğini, internet denilen o devasa ağla dünyadaki tüm bilgilere bir saniyede ulaştığını sanıyor. Hiçbir sırrın gizli kalamayacağına körü körüne inanıyor.

Ama tarih ve devletlerin o soğuk, o acımasız hafızası bazen modern insanın sözde bilgeliğine öyle bir tokat atıyor ki; burnumuzun dibinde, her gün önünden geçtiğimiz bir sokağın ortasında, gökyüzünün bile göremediği bir sır inşa ediliyor. Ve siz sadece o sırrın etrafına çekilen duvarlara baka kalıyorsunuz.

Hiçbir şey yapamıyorsunuz…

Bugün o duvarların ardına, o aşılamaz denilen sır perdesinin arkasına gidiyoruz.

Hollywood filmlerini kıskandıracak bir dedektiflik hikâyesine, uluslararası istihbarat savaşlarına, bir cinayete ve Anadolu’nun bağrında sıradan bir mahallede gökyüzünden bile saklanan o devasa muammaya…

Elinde asırlık bir haritayla karanlıktan çıkıp gelen kimliği belirsiz bir Ermeni kadın…

Gizli bir görev uğruna canından olan dürüst bir polis…

Gökyüzünü kapatan devasa mavi brandalar…

Çatılarına keskin nişancıların yerleştirildiği bir mahalle…

Ve Vatikan’ın dehlizlerine kadar uzanan küresel bir koz oyunu…

Hazırsanız mantığın iflas ettiği o eşiğe; efsanelerin, mitolojilerin ve devlet sırlarının birbirine karıştığı o tekinsiz topraklara, Türkiye’nin en esrarengiz olaylarından biri olan Tarsus Kazısına doğru yola çıkıyoruz.

Ama önce o sahneyi, o toprağı tanımakta fayda var…

Tarsus…

Sadece Mersin’in sıradan bir ilçesi değildir.

Burası Roma İmparatorluğu’nun en şatafatlı dönemlerinde Kleopatra’nın Marcus Antonius’la o meşhur kapısından girdiği, sokaklarında kralların at koşturduğu devasa bir antik metropoldür.

Her karış toprağından tarih, her taşından mitoloji fışkıran; yerin altı, yerin üstünden çok daha kalabalık olan kadim bir şehir…

Ve en önemlisi…

Hristiyanlığın en önemli isimlerinden Aziz Paulus’un doğduğu topraklar…

İşte hikâye bu kadim şehrin 82 Evler Mahallesi’nde, kırmızı boyalı sıradan bir evin avlusunda başlıyor.

Takvimler 2012 yılını gösteriyor…

Her şey sıradan bir define hikâyesi gibi başlıyor.

Rivayete göre kimliği tam olarak bilinmeyen yaşlı bir Ermeni kadın, elinde atalarından kaldığını söylediği eski bir haritayla Tarsus’a geliyor.

Haritayı devlete götürmüyor.

Definecilere ulaşıyor.

Teklifi ise herkesi şaşırtıyor…

“Altınlar sizin olsun…”

“Ama çıkacak kitaplar, parşömenler ve bir madalyon benim…”

İnsan milyonlarca dolarlık serveti bırakıp neden birkaç eski belge ister?

İşte bütün düğüm tam burada başlıyor.

Definecilerden biri korkuyor.

Durumu emniyete bildiriyor.

Devlet devreye giriyor.

Ve kazı ekibinin içine gizli görevle Polis Memuru Mithat Erdal sızdırılıyor.

Görevi; içeride ne bulunduğunu devlete bildirmek…

Ancak olaylar kontrolden çıkıyor.

Baskın yapılıyor.

Defineciler yakalanıyor.

Fakat iddialara göre kısa süre sonra serbest bırakılıyorlar.

Haritayı getiren gizemli kadın ise adeta buharlaşıyor.

Ne kayıtlarda adı kalıyor…

Ne de izine rastlanıyor.

Mithat Erdal eşine şu sözleri söylüyor:

“Baskın yapıldı ama çıkan büyük şeyler tutanaklara geçirilmedi. Bir şeyler bizden ve devletten saklanıyor.”

Gerçeği anlatmak istiyor.

Savcıya gitmek istiyor.

Fakat kısa süre sonra tabancayla vurulmuş halde ölü bulunuyor.

Dosyaya ise “şakalaşırken vuruldu” notu düşülüyor.

Dosya kapanıyor.

Sessizlik başlıyor.

Yıllar sonra eşi Sibel Erdal mücadeleyi bırakmıyor.

Kapı kapı dolaşıyor.

Mektuplar yazıyor.

Ve 2016 yılında dosya yeniden açılıyor.

Kasım ayında ise Tarsus’ta adeta olağanüstü hâl ilan ediliyor.

82 Evler Mahallesi tamamen abluka altına alınıyor.

Çatılarda keskin nişancılar…

Sokaklarda zırhlı araçlar…

Ve en dikkat çekici ayrıntı…

Gökyüzünü tamamen kapatan devasa mavi brandalar…

Amaç;

Dronlar görmesin…

Uydular görüntü almasın…

Kimse içeriyi izlemesin…

Milletvekilleri bile içeri alınmıyor.

Soru önergeleri reddediliyor.

Bir yıl boyunca gece gündüz kazılar sürüyor.

Mahalle sakinleri yer altından gelen sesleri duyduklarını anlatıyor.

Evlerde çatlaklar oluşuyor.

Peki ne aranıyordu?

Ortaya üç büyük iddia atılıyor.

Birincisi…

Roma dönemine ait efsanevi Dekanus Hazinesi.

İkincisi…

Aziz Paulus’a ait olduğu ileri sürülen kayıp İncil metinleri.

Üçüncüsü ise…

Bütün bunların Vatikan ile Türkiye arasında uluslararası bir diplomatik koz hâline geldiği iddiası.

Resmî açıklama ise çok farklı…

2017 yılında kazının tamamlandığı ve yalnızca pişmiş toprak parçaları, kemikler ve borular bulunduğu açıklanıyor.

Kırmızı ev yıkılıyor.

Üzeri betonla kapatılıyor.

Dosya kapanıyor.

Aradan çok geçmeden Türkiye ile Vatikan arasında uzun yıllardan sonra dikkat çeken diplomatik temaslar yaşanıyor.

Daha sonra Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açılıyor.

İşte tam bu noktada kamuoyunda şu soru dillendirilmeye başlanıyor:

Acaba Tarsus’ta bulunan bir belge ya da tarihî bulgu, uluslararası diplomaside Türkiye’nin elini güçlendiren önemli bir unsur muydu?

Bu sorunun bugüne kadar resmî ve kesin olarak doğrulanmış bir cevabı bulunmuyor.

Ancak tartışmalar hâlâ devam ediyor.

Bugün Tarsus’un 82 Evler Mahallesi’ne giderseniz ne kırmızı evi görürsünüz…

Ne mavi brandaları…

Ne de keskin nişancıları…

Geride sadece beton dökülmüş sessiz bir alan kalmıştır.

Ama o sessizlik, yıllardır konuşulan soruları susturmaya yetmemiştir.

Çünkü…

İnsanoğlu bugün her şeyi bildiğini sanıyor.

Oysa hakikat bazen ayağımızın altındaki toprakta saklıdır.

Bazen de üzeri mavi brandalarla örtülmüş sıradan bir evin avlusunda…

Devletlerin hafızası yerin yedi kat altındaki tüneller gibidir.

Dışarıdan bakınca hiçbir şey görünmez.

İçine girdiğinizde ise uçsuz bucaksız bir labirentle karşılaşırsınız.

Tarsus Kazısı bize bir kez daha şunu gösteriyor:

Tarih sadece geçmişte yazılmış bir kitap değildir.

Bugün de ayaklarımızın altında oynanan, uğruna mücadele edilen ve hâlâ devam eden büyük bir satranç tahtasıdır.

O mavi brandalar belki kaldırıldı…

O betonlar belki döküldü…

Ama asıl kaldırılması gereken, zihnimizdeki görünmez brandalardır.

Kendi kibrimizin…

“Kendimizi her şeyi biliyor sanma” yanılgımızın…

Dünyaya…

Tarihe…

Ve üzeri örtülen sırlara…

Her zaman sorgulayan gözlerle bakmaya devam edelim.

Çünkü insan, bildiği kadar özgür; bilmediği kadar ise büyük bir oyunun içindedir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER