28 Şubat’tan 15 Temmuz’a uzanan ihanet zinciri, küresel hesaplar, devletin içine sızan yapılar ve yalnız bırakılan mücadelenin kronolojisi…
15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihine sadece bir darbe girişimi olarak değil, devletin kılcal damarlarına yıllarca sızmış organize bir yapının gerçek yüzünü gösterdiği karanlık bir gece olarak geçti. O gece tanklar sokağa çıktı, savaş uçakları milletin üzerine bomba yağdırdı, silahlar bu milletin evlatlarına çevrildi. Ancak 15 Temmuz’u yalnızca birkaç saatlik bir kalkışma olarak okumak, büyük resmi görememektir.
Çünkü 15 Temmuz, bir gecede ortaya çıkmış bir ihanet değildir. O gece, yıllarca adım adım hazırlanan bir planın son perdesiydi. Kuklaları gördük; fakat hâlâ kuklacıyı konuşmaktan kaçınıyoruz.
Bu tabloyu doğru okuyabilmek için 28 Şubat sürecine dönmek gerekiyor. O dönemde muhafazakâr ve dindar kesimler ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. İnançları nedeniyle insanlar eğitim haklarından mahrum bırakıldı, kamu görevlerinden uzaklaştırıldı ve fişlendi. İşte tam da bu atmosferde kendisini dinî bir hizmet hareketi olarak tanıtan FETÖ, birçok insanın güvenini kazandı. Samimi insanların inançları ve iyi niyetleri istismar edildi.
FETÖ’nün bu ülkeye verdiği en büyük zarar yalnızca devlet kurumlarına sızması değildir. Asıl yıkım; toplumu birbirine düşürmesi, iftirayı bir mücadele yöntemi hâline getirmesi, kumpaslarla vatansever insanları tasfiye etmesi ve devletin asırlık kurumlarında liyakat anlayışını çökertmesidir. Yargıyı, emniyeti, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve bürokrasiyi örgütsel hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışan bu yapı, sonunda silahını da millete çevirmiştir.
15 Temmuz gecesi hedef yalnızca dönemin hükümeti değildi. Hedef, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasal düzeniydi. Darbeciler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı etkisiz hâle getirerek ülke yönetimini ele geçirmeyi amaçladı. Marmaris’te gerçekleştirilen suikast girişimi bunun en açık örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Bu nedenle yıllardır dile getirilen “danışıklı dövüştü” ya da “Cumhurbaşkanı bu işin içindeydi” şeklindeki iddialar, bugüne kadar kamuoyuna sunulmuş güvenilir ve somut delillerle desteklenebilmiş değildir. Böylesine ağır iddiaların, ancak doğrulanabilir kanıtlarla tartışılması gerekir.
Benim üzerinde durduğum asıl mesele ise başka…
Kuklalar değişebilir.
Maskeler değişebilir.
Yöntemler değişebilir.
Ama kuklacı değişmez.
Tarih boyunca büyük devletler ve küresel güç mücadeleleri incelendiğinde, taşeron yapıların farklı isimlerle sahaya sürüldüğü görülmektedir. Bu nedenle sadece görünen aktörlere odaklanmak, oyunun tamamını anlamaya yetmez.
FETÖ’nün uyguladığı yöntemlerden biri de ötekileştirme, itibarsızlaştırma ve iftiraydı. Kendi çizgisine uymayan insanları hedef almak, devlet kadrolarını ele geçirmek ve kurumları içeriden zayıflatmak bu yapının temel çalışma yöntemlerinden biri oldu. Bugün de benzer yöntemlerle hareket ettiği öne sürülen farklı klikler üzerinden yürüyen tartışmalar, yöntemlerin ne kadar tanıdık olduğunu göstermektedir. İsimler değişebilir; fakat devleti yıpratan anlayış değişmediği sürece tehlike de ortadan kalkmaz.
15 Temmuz sonrasında örgüt mensuplarının üzerinden çıkan F serisi bir dolarlık banknotlar da uzun süre tartışıldı. Bu banknotların örgüt içinde aidiyet sembolü olarak kullanıldığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Tarih boyunca birçok kapalı yapılanmanın semboller üzerinden bağlılık oluşturduğu bilinmektedir. Ancak farklı yapılar arasında doğrudan bağ kuran değerlendirmelerin de sağlam ve doğrulanabilir delillerle desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
15 Temmuz sonrasında verilen mücadelede farklı dünya görüşlerinden birçok isim, söz konusu vatan olduğunda aynı safta durdu. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının mağduru olan isimler de, yıllardır bu yapının oluşturduğu tehdide dikkat çeken siyasetçiler de devletin yanında yer aldı. Bu tablo, Türkiye’nin meselelerinin parti meselesi değil, devlet meselesi olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Ancak böylesine büyük bir istihbarat savaşı, yalnızca bir kişinin omuzlarında yürütülebilecek bir mücadele değildir. Devletin bekasını ilgilendiren tehditlere karşı topyekûn bir duruş sergilenmediği sürece, farklı isimler ve farklı yöntemlerle benzer girişimlerin ortaya çıkma riski her zaman vardır.
15 Temmuz’u unutmayacağız.
Ama sadece o geceyi hatırlamak da yetmez.
O geceye giden süreci doğru analiz etmek zorundayız.
Devlet kurumlarını sürekli güçlendirmek, liyakati esas almak, hukukun üstünlüğünü korumak ve hiçbir örgütsel yapının devletten daha güçlü hâle gelmesine izin vermemek zorundayız.
Çünkü güçlü Türkiye; güçlü kurumlarla, güçlü demokrasiyle ve devletine sahip çıkan güçlü bir milletle mümkündür.

YORUMLAR