Dünyanın gözü çoğu zaman savaşın sıcak cephelerine çevrilir. Ukrayna’ya, Gazze’ye, Tayvan Boğazı’na bakılır. Oysa büyük güçler bazen en kritik hamlelerini silah seslerinin duyulmadığı coğrafyalarda yaparlar. İşte bugün o coğrafyalardan biri Küba’dır.
Karayipler’in ortasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin burnunun dibinde bulunan bu ada devleti yeniden küresel hesaplaşmanın merkezine oturmuş durumda. Ancak bu defa mesele yalnızca sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ideolojik mücadele değildir. Bu kez kavga çok daha büyük, çok daha stratejiktir.
Çünkü artık savaşlar petrol için değil, geleceğin teknolojisini kontrol edecek ham maddeler için verilmektedir.
Elektrikli otomobillerin, enerji depolama sistemlerinin ve yeni nesil savunma teknolojilerinin temelini oluşturan nikel ve kobalt rezervleri, Küba’yı yeniden küresel güçlerin radarına sokmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki mücadele, görünürde diplomatik açıklamalarla sürse de gerçekte kritik madenler ve stratejik iletişim altyapıları üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Washington yönetimi bir taraftan ambargoları sıkılaştırırken diğer taraftan adadaki siyasi ve toplumsal yapıları dönüştürmeye yönelik yeni yöntemler denemektedir.
Katolik Kilisesi’ne, çeşitli sivil toplum kuruluşlarına ve medya ağlarına ayrılan milyonlarca dolarlık kaynaklar, demokrasi söylemi altında yürütülen nüfuz mücadelesinin yeni araçları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tarih boyunca büyük devletler önce ekonomik baskı kurmuş, ardından kültürel ve siyasi nüfuz alanlarını genişletmişlerdir. Bugün Küba’da yaşananlar da bu tarihî modelden farklı değildir.
Diğer tarafta Çin bulunmaktadır.
Pekin yönetimi yalnızca ticaret yapmak istemiyor. Çin, Amerika’nın hemen yanı başında stratejik bir varlık göstermenin hesaplarını yapıyor. Telekomünikasyon altyapıları, sinyal istihbarat faaliyetleri ve bölgesel yatırımlar bu planın önemli parçalarıdır.
Küba açıklarında yaşanan gelişmelerin ardından hızlanan diplomatik trafik, üst düzey görüşmeler ve perde arkasında yürütülen müzakereler, Karayipler’de yeni bir satrancın kurulduğunu göstermektedir.
Bugün Küba’da yaşananları yalnızca bir ada devletinin iç meselesi olarak okumak büyük hata olur. Aslında Küba, geleceğin dünya düzeninin küçük bir laboratuvarına dönüşmüştür.
Bir tarafta Amerika’nın güvenlik kaygıları, diğer tarafta Çin’in küresel yükselişi…
Bir tarafta ekonomik yaptırımlar, diğer tarafta stratejik madenler…
Bir tarafta propaganda savaşları, diğer tarafta iletişim teknolojileri…
Dünyanın yeni güç mücadelesi tam da bu eksende şekilleniyor.
Devletler dostluklarla değil çıkarlarla hareket eder.
Bugün Küba’da yaşananlar bunun en güncel ve en çarpıcı örneklerinden biridir.
Dün Küba üzerinden Sovyetler Birliği ile Amerika karşı karşıya gelmişti. Bugün ise aynı ada üzerinde Amerika ile Çin yeni bir hesaplaşmanın hazırlığını yapıyor.
Sahne değişiyor, aktörler değişiyor, yöntemler değişiyor…
Fakat büyük güçlerin dünyayı paylaşma arzusu hiç değişmiyor.
Peki bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye nasıl hareket etmelidir?
Öncelikle duygularla değil, devlet aklıyla hareket etmek zorundayız. Çünkü dünya yeniden kutuplaşırken tarafların sloganlarına kapılmak, Türkiye’yi başkalarının hesaplarının parçası hâline getirir.
Türkiye ne Washington’un ileri karakolu ne de Pekin’in bölgesel uzantısı olmalıdır.
Türkiye, kendi eksenini oluşturan bir devlet olmak zorundadır.
Bugün Küba üzerinde yürüyen mücadele bize çok önemli bir ders vermektedir. Geleceğin savaşları artık yalnızca tankla, topla, tüfekle yapılmayacaktır. Madenler, enerji kaynakları, yapay zekâ teknolojileri, haberleşme sistemleri ve veri merkezleri yeni dönemin stratejik silahları olacaktır.
Bu nedenle Türkiye öncelikle yer altı kaynaklarını, enerji yatırımlarını ve yüksek teknoloji üretimini millî güvenlik meselesi olarak görmelidir.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın ekonomik ve stratejik kapasitesi artırılmalı, Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan jeopolitik hat ortak üretim, ortak enerji ve ortak teknoloji hedefleriyle güçlendirilmelidir.
Dış politikada ise denge siyaseti korunmalıdır. Amerika ile ilişkiler sürdürülürken Çin, Avrupa, Rusya ve Türk dünyası ile de çok yönlü diplomatik ilişkiler geliştirilmelidir.
Çünkü büyük devlet olmanın yolu bir tarafa yaslanmaktan değil, herkesin dikkate almak zorunda olduğu bir güç olmaktan geçer.
Bugün Karayipler’de yaşanan satranç yarın Akdeniz’de, Karadeniz’de, Ege’de, Kafkasya’da ve Türkistan coğrafyasında farklı şekillerde karşımıza çıkacaktır.
Bu yüzden Türkiye günü değil, gelecek yüzyılı düşünmek zorundadır.
Tarih göstermiştir ki güçlü devletler olayları takip eden değil, olayların yönünü belirleyen devletlerdir.
Türk milleti ve Türk devleti, küresel güçlerin hesaplarını seyreden değil; kendi hesabını yapan, kendi oyununu kuran ve kendi geleceğini inşa eden bir anlayışla hareket etmek mecburiyetindedir.
Çünkü içinde bulunduğumuz çağ, başkalarının planlarına göre yaşayanların değil, kendi stratejisini üreten milletlerin çağıdır.
Ve Türk milleti, binlerce yıllık devlet tecrübesiyle, tarih boyunca olduğu gibi bugün de kendi yolunu çizecek kudrete sahiptir.

YORUMLAR