Tarih bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpar.
Çünkü tarih; paraya, makama, koltuğa ve çıkara göre saf değiştirenleri değil, inancı uğruna her şeyi elinin tersiyle itenleri yazar.
Bugün etrafımıza baktığımızda makam için dostunu satanları, üç kuruş menfaat için davasını değiştirenleri, koltuk uğruna değerlerinden vazgeçenleri görüyoruz. İşte tam da böyle zamanlarda Uceymi Sadun Paşa’nın hayatı önümüze bir ayna gibi konulmalıdır.
Düşünün…
Karşınıza dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri çıkıyor.
“Osmanlı’yı bırak” diyorlar.
“Çökmekte olan bir devlete bağlı kalma.”
“Gel bizimle ol.”
“Hatta seni Irak’ın kralı yapalım.”
Bugün kaç kişi bu teklifi reddedebilir?
Kaç kişi bir devlet başkanlığı, bir krallık, bir servet karşılığında sadakatini satmaz?
Ama Uceymi Sadun Paşa sattırmadı.
İngiliz altınlarını reddetti.
Krallık tacını reddetti.
İhaneti reddetti.
Çünkü onun gözünde şeref, tahttan daha büyüktü.
Sadakat, altından daha değerliydi.
Vicdan, krallıktan daha yüceydi.
Üstelik bu adam Türk değildi.
Osmanlı ordusunun maaşlı bir askeri değildi.
Bir Arap aşiret lideriydi.
Ama Osmanlı’ya olan bağlılığı, bugün kendisini Osmanlı mirasının sahibi ilan eden birçok kişiden daha güçlüydü.
İngilizler para verdi.
Kabul etmedi.
Silah verdi.
Kabul etmedi.
300 bin altın sterlin teklif ettiler.
Kabul etmedi.
Lawrence aracılığıyla Irak Krallığı teklif ettiler.
Yine kabul etmedi.
Çünkü bazı insanlar için vatan, pazarlık konusu değildir.
Bazı insanlar için dostluk satılık değildir.
Bazı insanlar için namus ve sadakat, makamların üstündedir.
Bugün Ortadoğu’nun neden bu halde olduğunu anlamak isteyenler, bir tarafta Uceymi Sadun Paşa’yı, diğer tarafta İngilizlerle iş birliği yapanları yan yana koyup bakmalıdır.
Bir tarafta emperyalizme karşı duranlar vardı.
Diğer tarafta kendi ikbali uğruna milletini satanlar.
Bir tarafta tarih yazanlar vardı.
Diğer tarafta tarihin utanç sayfalarına geçenler.
Mondros Mütarekesi imzalandı.
Osmanlı Devleti yenildi.
Pek çok kişi için mücadele bitmişti.
Ama Uceymi Sadun Paşa için bitmemişti.
Çünkü onun savaşı makam savaşı değil, haysiyet savaşıydı.
1920’nin ateş çemberinde, Güneydoğu Anadolu işgal altındaydı. Millet yokluk içindeydi. Türk’ü, Kürt’ü, Arabı aynı cephede istiklal mücadelesi veriyordu.
İşte o günlerde, İngilizlerin Irak Krallığı teklifini reddeden Uceymi Sadun Paşa, sahip olduğu toprakları, serveti ve nüfuzu geride bırakarak 5 Haziran 1920’de Mardin’e geldi. Tercihini emperyalizmin vaatlerinden değil, Kuvâ-yi Milliye’nin yanında olmaktan yana kullandı.
Urfa’da, Mardin’de ve Güney Cephesi’nin çeşitli noktalarında işgalcilere karşı yürütülen direniş hareketlerine destek verdi. Çünkü onun gözünde mesele makam değildi; mesele hürriyetti. Mesele krallık değildi; mesele şerefti.
Bir tarafta İngiliz altınları vardı.
Diğer tarafta Anadolu’nun yoksul ama başı dik evlatları…
Uceymi Sadun Paşa tercihini yaptı.
Krallığı değil mücadeleyi seçti.
Saltanatı değil sadakati seçti.
İhaneti değil haysiyeti seçti.
Savaş bittiğinde de değişmedi.
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kendisi ve adamları için köyler verilmesini istedi.
Uceymi Sadun Paşa ise yalnızca bir köyün yeterli olacağını söyledi.
Kalanların yoksul halka verilmesini istedi.
Çünkü onun gözü makamda değildi.
Onun gözü servette değildi.
Onun derdi milletti.
Onun derdi doğru tarafta durabilmekti.
Bugün elimizi vicdanımıza koyup kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz olsaydık ne yapardık?
Bir krallık uğruna davamızı satar mıydık?
Bir koltuk uğruna milletimizi unutur muyduk?
Bir servet uğruna sadakatimizi terk eder miydik?
İşte asıl mesele budur.
Milletleri ayakta tutan şey tanklar, toplar ve saraylar değildir.
Milletleri ayakta tutan şey; Uceymi Sadun Paşa gibi insanların karakteridir.
Bugün Türk milletinin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.
Daha fazla makam sahibi değil…
Daha fazla karakter sahibi insan.
Çünkü tarih göstermiştir ki;
Krallar unutulur.
Tahtlar yıkılır.
İmparatorluklar dağılır.
Ama şerefini satmayanların adı nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
29 Ekim 1960’ta Ankara’da gözlerini yumduğunda yanında ne bir krallık tacı vardı ne de İngiliz altınları…
Geride bıraktığı tek miras, temiz bir vicdan, lekesiz bir sadakat ve uğruna mücadele ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlığıydı.
İşte bazı insanlar yaşarken büyük görünür.
Bazıları ise öldükten sonra büyür.
Uceymi Sadun Paşa, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ büyümeye devam eden adamlardan biridir.

YORUMLAR