Dün sabah saatlerinde Manisa’nın Turgutlu ilçesinden o acı haber düştü önümüze. Sadece bir okul vakası ya da adliye bülteni olarak geçiştirilemeyecek kadar derin, can yakan bir tablo. Yıllardır göz göre göre gelen büyük bir savruluşun faturasını ödüyor bu toplum.
Sadece kınamakla, “yazık oldu” demekle bitmiyor iş. Kural koyamadığımız, sınır çizmeyi zulüm saydığımız gençlerimiz; ne yazık ki hem kendi geleceklerini hem de akranlarının yaşam haklarını hiçe saymaya devam ediyor.
Güvenli bir okul, huzurlu bir sokak ve aydınlık yarınlar istiyorsak, o altın kuralı yeniden hatırlamak zorundayız: Kurallı yaşam.
Her konuda sınırsız özgürlük tanıdığımız, hiçbir emek harcatmadan, başarı üretmeden en ufak kaprislerini bile ödüllere boğduğumuz, hareketlerini uzaktan seyre dalıp denetleyemediğimiz bir nesilden “iyi insan” profili beklemek sadece beyhudedir.
Ebeveynler olarak evlatlarımızı körü körüne savurmanın, her hatasını örtbas etmenin konforundan vazgeçmeli; sorumluluk bilinciyle hareket eden bireyler yetiştirmenin kaygısını taşımalıyız.
Ekranların ve Paranın Dolduramadığı O Boşluk
Bugün gençlerin ruhunda açılan o derin yaralar; daha fazla eğlenceyle, daha pahalı telefonlarla ya da ileride duvara asılacak köşeleri süslü o beş para etmez içi boş diplomalarla maalesef kapanmıyor.
O boşluğu; ancak kökleri bu topraklara tutunmuş sağlam bir aile yapısı, nebevî bir terbiye ve insana bu dünyada niçin var olduğunu izah eden kadim bir medeniyet tasavvuru doldurabilir.
Eskiden mahallede ya da evde, babasının karakterini taşıyan, hal ve hareketlerindeki o vakarı ve benzerliği üzerinde taşıyan çocuklar görürdük. O bağ bugün büyük ölçüde koptu.
Baba evin direğinden, öğretmen okulun mihverinden biraz olsun çekildiğinde, çocuk boşlukta kalmıyor; aksine güç merkezi merhametten uzak, karanlık mecralara kayıyor.
Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Teorisi de bunu bağıra bağıra söyler: Çocuklar hayatı gözlemleyerek öğrenir.
Evde dik duran bir baba, okulda şefkatli ama otoriter bir öğretmen olmayınca, o boşluğu ne yazık ki sokakların dili ve ekranlar dolduruyor.
İbn Haldun’un Asırlık Teşhisi
İbn Haldun, Mukaddime’sinde mağlup olanın galibi taklit etmeye olan zaafını anlatırken sanki bugünün insanını resmeder:
> Nefis, kendisini yenen ve boyun eğdirende daima bir üstünlük bulunduğuna inanır. Bu sebeple mağlup; galibin giyimini, tarzını, tüm davranış biçimlerini kopyalar.
>
Amerika’nın elli yıl önce okullarında, mahallelerinde yaşadığı o çözülme, bugün bizim kapımızı patır kütür çalıyor. Uzmanlarımızın koyduğu teşhisler gayet sade ve net: Mesele tam anlamıyla bir erkeklik krizi ve baba yoksunluğudur.
Çıkış Yolu Nerede ve Nasıl Başlayacağız?
Peki, bu süreçten hep birlikte nasıl çıkacağız? Çözüm nerede?
Meseleyi sadece polisle, yasaklarla, okulların kapısına kilit vurmakla ya da koridorlara kamera takmakla çözemeyiz. Vicdanlara, özgür ruhlara kilit vurulmaz çünkü.
Yapmamız gereken ilk iş; kötü örnekleri merkeze alarak babalık ve öğretmenlik makamını yıpratmak değil, ahlakı ve merhameti şahsında birleştiren gerçek abide şahsiyetleri yeniden başköşeye taşımaktır.
Aksi takdirde çocuklarımız yine birilerini örnek alacak; fakat o sanal kahramanlar onları inşa etmek yerine içten içe işgal edecektir.
Asıl reçete, nebevî eğitim metodunu yeniden kuşanmaktır. Nebevî metot; genci hırpalamadan önce anlamayı, bağırıp çağırmadan önce kalbine dokunmayı emreder. Peygamber Efendimiz’in gençlere yaklaşımına bakın: Onları etiketlemez, hata yaptıklarında ezmez, aksine sorumluluk vererek şahsiyet inşa ederdi.
Bugün evlerimizde, sınıflarımızda yapmamız gereken tam da budur. Gençlerimize sadece ne yapmamaları gerektiğini dikte etmek yetmez; onlara bu hayatın bir emanet olduğunu, bu topraklara borçlu olduklarını şefkatle anlatmak zorundayız.
Sevginin yanında disiplini, merhametin yanında haklı bir otoriteyi tutabilen dengeli bir duruş… İşte asıl çıkış yolu, kaybolan bu nebevî ekseni evlerimize ve okullarımıza yeniden hakim kılmaktan geçmektedir.
Bizler, Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği olarak; bu acı olaylar bir daha yaşanmasın, yavrularımız ziyan olmasın diye dilimizde tüy bitene, sakallarımız beyazlayana, saçlarımız ağarana kadar hakkı ve hakikati siz değerli okurlarımıza, dostlarımıza, dert ortaklarımıza aktarmaya devam edeceğiz.
Her şeye rağmen nefes alıyorsak ümit var demektir; unutmayalım ki Allah bes, baki heves (Yaradan olarak Allah kuluna kâfidir, O’nun dışındaki tüm hevesler, geçici ve boş birer hevesten ibarettir)!
Evladını ekranların esaretine teslim etmeyip, sofrada gözünün içine bakarak dinleyen o fedakâr babalara selam olsun!
Okul koridorlarında sadece ders anlatmayıp, çocukların ruhuna dokunan, “Bu çocuk adam olur” diyerek ellerini sırtından eksik etmeyen cefakâr öğretmenlerimize selam olsun!
Kolay olanı değil, hakiki ve doğru olanı seçenlere, bu toprağın evlatlarına umutla sarılan tüm gönül insanlarına bin selam olsun!

YORUMLAR