36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi için dünyanın gözü Ankara’ya çevrildiğinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sadece bir ev sahibi olarak değil, ittifakın geleceğine yön veren bir aktör olarak sahne aldı. 7-8 Temmuz 2026’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen zirve, Türkiye’nin 22 yıl aradan sonra ikinci kez, Ankara’da ise ilk kez ev sahipliği yaptığı tarihi bir buluşmaya dönüştü. Erdoğan, bu zirvede ortaya koyduğu vizyonla, Türkiye’yi ittifakın vazgeçilmez bir unsuru olarak konumlandırırken, dünya liderliği iddiasını da güçlü bir şekilde tescil etti. Bu köşede, zirvenin perde arkasını, Erdoğan’ın diplomatik hamlelerini ve Türkiye’nin yeni güç parametrelerini masaya yatırıyorum.
Zirvenin ana gündem maddelerinden biri, ittifakın gelecek vizyonu olan “NATO 3.0” hedefleriydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu hedeflere ulaşmanın yolunun müttefikler arasındaki savunma işbirliği kısıtlamalarının kaldırılmasından geçtiğini net bir dille ifade etti. Bu çağrı, Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktanın da bir yansımasıydı.
Erdoğan, Türkiye’nin savunma sanayiini ülkenin en büyük başarılarından biri olarak nitelendirerek, Ankara’yı dünyanın ilk 10 savunma üreticisi ve ihracatçısı arasında gösterdi. “Kendi savaş uçağını, tankını, gemisini ve hava savunma sistemlerini üreten az sayıdaki müttefikten biri” olan Türkiye, insansız hava araçları, deniz platformları ve savaş gemilerinde öncü ülkeler arasında yer alıyor. Erdoğan’ın bu vurgusu, Türkiye’nin artık bir pazar değil, bir güç üssü olduğu gerçeğini tüm müttefiklerin önüne serdi.
Zirvenin en dikkat çeken başlıklarından biri, Erdoğan’ın Avrupa Birliği’nin savunma girişimlerine yönelik net uyarıları oldu. Erdoğan, AB üyesi müttefiklere seslenerek, Türkiye’yi Avrupa’nın savunma planlarının dışında tutmamaları gerektiğini, aksi takdirde kıtanın yeniden silahlanma çabalarının başarısız olacağını savundu. “AB savunma çabalarından azami fayda, NATO ile gereksiz tekrarlardan kaçınılarak sağlanabilir” diyen Erdoğan, AB’nin SAFE savunma kredi aracı gibi programlara Türkiye’nin entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.
Bu diplomatik hamlenin arkasındaki güç ise Türkiye’nin artan askeri harcamalarıydı. Erdoğan, Türkiye’nin savunma harcamalarını GSYH’nin %3,5’ine çıkardığını ve hava ve füze savunma projesi “Çelik Kubbe” için ek olarak 24 milyar dolarlık bir yatırım ayırdığını duyurdu. Bu rakamlar, Türkiye’nin sadece sözleriyle değil, kaynaklarıyla da ittifakın en önemli kapasite açıklarından birini kapatmaya talip olduğunu gösteriyor.
Erdoğan’ın zirve boyunca yürüttüğü ikili diplomasi, liderlik vizyonunun bir başka boyutunu oluşturdu. Zirve kapsamında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve aralarında ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu 32 devlet ve hükümet başkanıyla bir araya gelen Erdoğan, Türkiye’nin küresel meselelerdeki arabulucu rolünü pekiştirdi.
Ukrayna-Rusya savaşına ilişkin olarak Erdoğan, “Ukrayna’yı desteklemeye devam ederken, Rusya’yı barışa teşvik etmek için iletişim kanallarımızı kullanıyoruz” diyerek, Türkiye’nin dengeli ve yapıcı politikasını yineledi. “Adil bir barışta kaybeden olmaz” sözü ise bu politikanın özünü özetledi. Orta Doğu’da ise iki devletli çözümün kalıcı barışın temeli olduğunu vurgularken, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki saldırılarını eleştirerek, bölgedeki insani duyarlılığı da siyasi söylemin merkezine koydu.
Erdoğan, zirvenin ardından yaptığı değerlendirmede, Ankara Zirvesi’ni “tarihi” olarak nitelendirdi. Tüm müttefiklerin liderler düzeyinde katılım göstermesini, Türkiye’ye ve Türk diplomasisine duyulan güvenin bir işareti olarak yorumladı. Erdoğan’ın savunma sanayi kısıtlamalarının kaldırılması yönündeki çağrısı, zirve sonuç bildirgesine de yansıdı. Bu, Türkiye’nin tezlerinin ittifak nezdinde karşılık bulduğunun somut bir kanıtı oldu.
Erdoğan’ın zirve boyunca sergilediği performans, onun sadece Türkiye’nin değil, bölgesinin ve ittifakın güvenlik mimarisinin şekillenmesinde söz sahibi bir lider olduğunu bir kez daha gösterdi. NATO’nun “birbirine bağımlı ülkeler ittifakı” olmaktan çıkıp, “birbirini güçlendiren müttefikler ittifakına” dönüşmesi gerektiği vizyonu, Türkiye’nin artık eşit bir ortak olarak masada yer aldığı yeni dönemin de manifestosu oldu. Ankara’da atılan bu adımlar, Erdoğan’ın dünya liderliği vizyonunun sadece bir hedef değil, aynı zamanda yaşanan bir gerçeklik olduğunu tüm dünyaya ilan etti.
Zirve bitti, ancak Türkiye’nin sesi artık NATO koridorlarında daha güçlü yankılanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu her başlık, Türkiye’nin artık sadece bölgesel değil, küresel bir aktör olduğunu gösteriyor. Geride kalan iki gün, Türk diplomasisinin geldiği noktayı ve Erdoğan’ın liderlik vizyonunun uluslararası alandaki karşılığını gözler önüne serdi. Bundan sonrası, bu vizyonun kalıcı sonuçlara nasıl dönüşeceğini izlemek…

YORUMLAR