Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Ecevit CHP’nin Lideri Oldu, Pandoranın Kutusu Açıldı

İki Günlük Köşe Yazısı Dizisi – 1. Gün

Türkiye nasıl birbirine düşürüldü?

Türkiye’nin siyasi tarihinde bazı dönemler vardır; üzerinden yıllar geçse de tartışması bitmez.

1970’li yıllar da işte böyle bir dönemdir.

Sokaklarda çatışmalar yaşandı.

Üniversitelerde gençler öldü.

Sendikalar bölündü.

Siyasi kamplaşma derinleşti.

Alevi-Sünni ayrımı üzerinden toplumun fay hatları harekete geçirildi.

Ülkücü ile sosyalist, sağcı ile solcu birbirinin düşmanı haline getirildi.

Ve bütün bunların ortasında Türkiye, birlik ve beraberliğini kaybetmenin ne kadar ağır bir bedeli olduğunu yaşayarak öğrendi.

Bugün geçmişe bakarken meseleyi yalnızca “sağ-sol çatışması” diye anlatırsak büyük resmi kaçırırız.

Çünkü asıl sorulması gereken soru şudur:

Türkiye’nin insanları neden birbirine düşman edildi?

Daha da önemlisi:

Bu çatışmalardan kimler, nasıl ve ne şekilde fayda sağladı?

İşte bizim asıl bakmamız gereken yer burasıdır.

Ecevit’in yükselişi ve değişen Türkiye

Bülent Ecevit, 1972 yılında CHP Genel Başkanı olduğunda Türkiye’de yeni bir siyasi dönem başladı.

İsmet İnönü gibi Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının en önemli temsilcilerinden birini yenerek CHP’nin başına geçen Ecevit, partinin siyasal söylemini değiştirdi.

“Ortanın solu” anlayışıyla işçiye, köylüye, emekçiye ve geniş halk kitlelerine seslendi.

“Toprak işleyenin, su kullananın” anlayışı toplumda karşılık buldu.

Ecevit artık yalnızca CHP’nin lideri değildi.

Türkiye’nin sosyal ve siyasal dengelerini değiştirebilecek güçlü bir halk hareketinin önündeydi.

Fakat Türkiye’nin siyasi dengeleri değişirken, devlet içerisindeki güç dengeleri de tartışılmaya başlandı.

12 Mart kırılması

12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete muhtıra verdi.

Ecevit o tarihte CHP Genel Sekreteriydi.

Muhtıraya karşı çıktı ve görevinden istifa etti.

Bu tavır, onun siyasi hayatındaki en önemli kırılmalardan biriydi.

Çünkü Ecevit, askeri müdahaleyi yalnızca bir hükümet değişikliği olarak görmüyordu.

Ona göre mesele, yükselen toplumsal hareketin ve CHP içerisindeki yeni siyasal çizginin de bastırılmasıydı.

Bu nedenle Ecevit’in devletin bazı geleneksel güç merkezleriyle mesafesi giderek açıldı.

Fakat asıl büyük mesele henüz başlamamıştı.

Devletin içinde devlet tartışması

1974 yılında Ecevit’in Başbakanlığı sırasında Özel Harp Dairesi meselesi gündeme geldi.

Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde Sovyet işgaline karşı oluşturulan “Stay Behind” yapılanmaları uzun yıllardır tartışılıyordu.

Türkiye’de de Özel Harp Dairesi ve kontrgerilla konusunda ciddi tartışmalar ortaya çıktı.

Burada dikkatli olmak zorundayız.

Her karanlık olayı tek başına bu yapıya bağlamak tarihçilik değildir.

Fakat devletin seçilmiş hükümetlerinin dışında hareket edebilen, denetlenemeyen güvenlik yapılanmaları iddialarını da görmezden gelmek aynı derecede yanlış olur.

Asıl soru şudur:

Demokratik bir devlette güvenlik mekanizmasının son sözü kime aittir?

Devlete mi?

Millete mi?

Seçilmiş hükümete mi?

Yoksa zaman zaman devletin kendi kurumları içerisinde oluşan başka güç odaklarına mı?

Bu soruların cevabı, 1970’li yılları anlamamız açısından hayati öneme sahiptir.

Kardeşi kardeşe düşüren düzen

1970’lerin en büyük felaketi sadece insanların öldürülmesi değildi.

İnsanların birbirine güveninin öldürülmesiydi.

Bir genç, karşısındaki gencin siyasi düşüncesi nedeniyle düşman olduğunu düşünmeye başladı.

Bir mahalle diğer mahalleye güvenmedi.

Bir mezhep diğerinden korkar hale getirildi.

Sağcı-solcu ayrımı, siyasi tartışmanın ötesine taşındı.

Alevi-Sünni fay hattı kanla test edildi.

Ve Türkiye’nin birlik duygusu her olayla biraz daha aşındı.

Burada özellikle altını çizmek istiyorum:

Bahçelievler Katliamı gibi olayları yalnızca “ülkücüler yaptı” veya başka bir olayı “solcular yaptı” diyerek anlatmak, Türkiye’nin yaşadığı büyük travmayı anlamamıza yetmez.

Elbette suç işleyen kişiler varsa, hukuk önünde hesap vermelidir.

Kim suç işlediyse onun siyasi kimliği ne olursa olsun adalet karşısında sorumludur.

Fakat bir kişinin veya bir grubun suçunu milyonlarca insanın üzerine yıkmak, zaten oynanan oyunun kendisidir.

Çünkü hedef, sadece insanları öldürmek değildi.

Hedef toplumu birbirine düşürmekti.

İşte Türkiye’nin bugün anlaması gereken en önemli derslerden biri budur.

Mesele Alevi ile Sünni değildi

Maraş olayları bunun en acı örneklerinden biridir.

Alevi ile Sünni karşı karşıya getirildi.

Fakat Türkiye’nin asıl kaybettiği şey, iki toplum kesimi arasındaki güven oldu.

Birileri Türkiye’nin fay hatlarını keşfetmişti.

Ve o fay hatları gerektiğinde harekete geçirilebiliyordu.

Sağ-sol…

Alevi-Sünni…

Türk-Kürt…

İşçi-sermaye…

Genç-yaşlı…

Şehir-köy…

Toplumun hangi damarına dokunulursa dokunulsun, amaç aynı noktaya çıkıyorsa burada artık sadece münferit olaylardan söz etmek mümkün değildir.

Toplumsal mühendislik ihtimalini araştırmak zorundayız.

Asıl tehlike

Bir ülkeyi dışarıdan zayıflatmanın en kolay yolu, içerideki insanları birbirine düşürmektir.

Çünkü birbirine güvenmeyen toplumlar enerjilerini ülkenin geleceğine değil, kendi iç kavgasına harcar.

Türkiye 1970’lerde bunu yaşadı.

Bugün ise bizim geçmişten ders çıkarmamız gerekiyor.

Dün kullanılan yöntemler bugün birebir aynı şekilde kullanılmayabilir.

Yöntemler değişebilir.

Teknoloji değişebilir.

İletişim araçları değişebilir.

Sosyal medya üzerinden yürütülen manipülasyonlar, dezenformasyon kampanyaları, toplumsal kutuplaşmayı büyüten söylemler ve ekonomik baskılar yeni araçlar haline gelebilir.

Ama hedef aynı olabilir:

Milletin birbirine olan güvenini zayıflatmak.

İşte burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün vatandaşlarına büyük bir görev düşüyor.

Biz geçmişte hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, hangi mezhepten gelirsek gelelim, hangi bölgede yaşarsak yaşayalım aynı gerçeği görmek zorundayız:

Biz birbirimize düşman değiliz.

Biz aynı devletin vatandaşlarıyız.

Aynı vatanın çocuklarıyız.

Ve Türkiye’nin geleceği, birbirimizle kavga ederek değil, birlikte hareket ederek kurulacaktır.

Dışarıdan Türkiye’nin iç meselelerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen her aktöre karşı en büyük gücümüz de budur.

Millî birlik.

Millî irade.

Devlet aklı.

Hukuk.

Ve kardeşlik.

1970’lerin en büyük dersini unutmayalım:

Bir millet kendi içerisinde bölünürse, dışarıdan gelecek her müdahalenin kapısı aralanır.

Yarın ise bu karanlık tablonun ekonomik ve siyasi boyutuna bakacağız.

Çünkü sokaklarda kan akarken yalnızca silahlar konuşmuyordu.

Ekonomik baskılar, sermaye çevreleri, dış politika, Kıbrıs meselesi, ABD ambargosu, 24 Ocak kararları ve sonunda 12 Eylül’e uzanan bir süreç de şekilleniyordu.

Ve asıl soruyu o zaman soracağız:

Türkiye’nin birlik duygusu zayıflatılırken, bundan kimler kazandı?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER