Şöyle bir etrafımıza bakıyoruz da…
İnsanlık belki de tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok sesin ortasında kendi sesini aramak zorunda kalmadı. Sabah gözümüzü açar açmaz dünyanın bütün telaşı odanın içine doluyor; daha yataktan doğrulmadan haberler, görüntüler, yorumlar ve başkalarının hayatlarından kesitler zihnimizi kuşatıyor. Henüz güne başlamadan yoruluyoruz.
Bize zaman kazandıracağını düşündüğümüz teknoloji, fark ettirmeden zihnimizden zamanı çalıyor. Bize dünyayı yaklaştıran ekranlar ise bazen insanı kendi iç dünyasından uzaklaştırıyor.
Nefes almayı unuttuk, dostlar.
Akşam olup başımızı yastığa koyduğumuzda zihnimiz hâlâ günün gürültüsüyle meşgul: O trend video, bu tartışma, şu beğenilmeyen fotoğraf… Derken insan, kendi iç sesini işitemez hâle geliyor.
Oysa yıllar ötesinden, Münir Derman Efendi’nin o demlenmiş, süzülmüş birikimiyle kulağımıza aktardığı bir ihtar var ki bugün sanki tam da kanayan ruhumuza sürülmüş bir merhem:
“Dünya karışıktır, kalabalık yerlerde bulunmayınız.”
“Hocam, Evdeyiz Zaten; Ne Kalabalığı?”
“Dünya karışık da, peki bu devirde kalabalık derken neyi kastediyor?” dediğinizi; hatta “Hocam, sokakta pek takılmıyoruz ama elimizden telefon düşmüyor. Sosyal medyayı, o devasa sanal meydanları mı kastediyorsunuz acaba?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Çok haklısınız. Tam da onu.
İlk duyduğumuzda caddeleri, pazarları, mahşerî kalabalıkları anlıyoruz tabii. Lakin bugün insanın huzurunu bozan kalabalıkların hepsi sokaklarda değil. Bir kısmı cebimizde, başucumuzda, hatta zihnimizin içinde.
Sürekli başkalarının hayatlarına bakmak, kendimizi başkalarıyla kıyaslamak, görünür olma arzusuyla yaşamak; insanı fark ettirmeden kanaatten hırsa, sükûnetten rekabete sürükleyebiliyor.
Ekranda parlayan her kusursuz hayat, kendi hayatımıza biraz daha kuşkuyla bakmamıza sebep oluyor. Her beğeni, her yorum, her görünürlük arzusu, insanın içindeki sessiz teraziyi biraz daha bozabiliyor.
Hırs, insanı usul usul eriten sinsi bir zehirdir.
Bunu görmek için uzağa bakmaya gerek var mı?
Elimizi vicdanımıza koyalım: Kaçımız gecenin ilerleyen saatlerine kadar parmağımızı ekranda gezdirmeye devam ediyoruz? Kaçımız birkaç saniyelik bir görüntü uğruna saatlerimizi fark etmeden tüketiyoruz? Kaçımız başkalarının hayatını seyrederken kendi hayatımızı yaşamayı erteliyoruz?
İşte asıl mesele burada.
Eve Geliyoruz Ama Huzuru Yanımızda Getiremiyoruz
Oysa insan, fıtratı gereği sükûnete ve mahremiyete muhtaçtır. Kendi iç sesini duyabileceği, kimsenin onu gözetlemediği, gönlünü dinlendirebileceği bir köşeye ihtiyaç duyar.
Hikmetli dolu nice sözler var ki, bu yalan dünyada ayakta kalmanın yollarını sanki bizlere haykırıyor: “Güneş batmadan evde olunuz; evler de rahmet olur, huzur ve sükûnet evin içindedir.”
Ev dediğimiz yer; dış dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığımız, kapıyı çektiğimizde dünyanın yükünü bir süreliğine dışarıda bıraktığımız yuvamız olmalı.
Lakin şimdi ne yapıyoruz?
Eve geliyoruz, ayakkabılarımızı çıkarıyoruz ama günün gürültüsünü de beraberimizde getiriyoruz. Sofrada, salonda, hatta ailece geçirilen en mahrem anlarda bile dikkatimizi başka yerlere dağıtıyoruz.
Çocuğumuz yüzümüze bakıyor, biz başka bir dünyaya.
Böylece ev, insanın sığındığı bir liman olmaktan çıkıp dışarıdaki telaşın devam ettiği bir mekâna dönüşebiliyor.
Hâlbuki ev, ruhun dinlenebildiği; sohbetin, tebessümün, mahremiyetin ve huzurun yeniden hatırlandığı yer olmalı.
Sanal Vitrinlerin Ötesinde: Gece Namazı ve Hakiki Mahremiyet
İşte tam bu noktada, Yüce Dinimiz İslam’ın bizlere sunduğu o muazzam sığınakla baş başayız.
“İçinizi kimseye açmayınız, dışınızla görününüz; gece namazlarında sadece Hakk’a içinizi gösteriniz.”
Bugünün en büyük hastalıklarından biri nedir Allah aşkına?
Her şeyi herkesle paylaşma alışkanlığı değil mi?
Yediğimizi, içtiğimizi, sevincimizi, hüznümüzü, hatta en mahrem tasalarımızı bile başkalarının gözünün önüne sermiyor muyuz? Hayatımızı bir vitrine dönüştürme arzusu, zamanla mahremiyet duygumuzu da aşındırıyor.
Oysa kulun Rabb’ine yöneldiği en samimi anlardan biri, kalabalıkların gürültüsünden sıyrıldığı o sessiz gecelerdir.
Gündüz insanların takdirini kazanmak için görünür olmaya çalışan ruhumuz, gece karanlığında secdeye varan başın samimiyetiyle yeniden kendine döner.
Gece namazı, dünyaya sırt çevirip Yaradan’la baş başa kalmanın ve ruhu kalabalıklardan arındırmanın en güzel yollarından biridir.
Sanal dünyanın kof tesellileri yerine; seccadenin üzerindeki o dilsiz yakarışa, kendi iç sesimizle Rabb’imize yöneldiğimiz o mübarek anlara ihtiyacımız var.
Kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi?
Biz ne ara bu kadar vitrin meraklısı olduk da gecenin o sessiz rahmetini unuttuk?
Neslimizi Korumak İçin Omuz Omuza Verme Vakti Gelmedi mi?
Eğer yarınlarımıza sahip çıkacaksak; ahlaklı, karakterli, erdemli ve milletiyle, özüyle barışık nesiller yetiştirmek istiyorsak, evvela bu dijital kirliliğin ve yapay kalabalıkların hayatımız üzerindeki etkisine “dur” diyebilmeliyiz.
Dili mâlâyânî şeylerden korumak, öfkeyi yenmek, kalbi diri tutmak ve ümidi kaybetmemek, bu devrin en büyük mücadelelerinden biridir.
Biraz duralım.
Soluklanalım.
Evladımızı, gencimizi, geleceğimizi hayatın gerçeklerinden koparan bu gürültüden korumak boynumuzun borcudur. Ruhumuzu yeniden hakiki bir tebessümün, kâğıt kokusunun, yüz yüze bir sohbetin ve samimi bir muhabbetin etrafında buluşturmalıyız.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey daha fazla bilgi değil, biraz sessizliktir.
Bazen yeni bir görüntü değil, bir kitabın sayfasıdır.
Bazen yüzlerce sanal tanışıklık değil, yanı başında oturan insanla kurduğu hakiki bir sohbettir.
Bu bilinçle, zihnimizi ve evlatlarımızı sanal dünyanın bitmek bilmeyen akışından korumak adına 3-11 Ekim 2026 tarihlerinde kapılarını açacak olan Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nda buluşalım.
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği olarak kuracağımız stantta; çoluk çocuk, genç yaşlı demeden omuz omuza verelim.
Neslimizi kaybetmektense ekranları bir kenara bırakıp hakikati kucaklamak, bugün hepimizin boynunun borcudur.
Bu kutlu yolda hakikati haykıran, evladının geleceği için gecesini gündüzüne katarak gayret eden, gönül veren herkese selam olsun.

Huzur mutluluk İslam’da huzur sosyal medyada değil