Her gün bir rakam, her gün bir isim, her gün bir feryat! 2025’i yüzlerce canla kapattık, 2026’ya da hiç iyi başlamadık. Soruyorum size: Biz ne ara bu kadar vahşileştik? Kaç koruma kararı daha kağıt üzerinde kalacak? Kaç kadın daha “en güvenli yerim” dediği evinde can verecek? Bu iş artık siyaset üstüdür, ideoloji üstüdür. Bu bir “insanlık” sınavıdır ve biz bu sınavda sınıfta kalıyoruz. Nokta.
İKİ: GENÇLERİN CİNAYETLERİ VE O KARANLIK ÇUKUR…
Semih Çelik vakasından beri içimiz soğumuyor. 19 yaşındaki çocuklar nasıl bu kadar organize bir kötülüğün parçası olabiliyor? Dijital dünyanın dehlizlerinde, o karanlık forumlarda ne dönüyor? Gençlik “geleceğimiz” diyoruz ama o geleceği ekranların arkasındaki o canavarlara kaptırıyoruz. Aileler uyuyor mu? Okullar nerede? Devlet nerede? Sadece suçluyu cezalandırmak yetmez, o suçluyu yaratan bataklığı kurutmak lazım.
ÜÇ: RAMAZAN ETKİNLİĞİ TARTIŞMASI VE “MAHALLE” KAVGALARI…
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin okullarda Ramazan etkinliği diyor, İzmir’de sınıflar süsleniyor, bir kesim “Laiklik elden gidiyor” diye ayağa kalkıyor. Öbür taraf “Bu bizim kültürümüz” diye savunuyor. Yahu, bir orta yol yok mu? Ramazan bu toprakların bir gerçeği mi? Evet. Ama okul dediğin yer de her inanca, her hassasiyete eşit mesafede durması gereken bir yer değil mi? O da evet. Bu kadar kutuplaşmasak, bir taraf “Talibanlaşıyoruz” demese, öbür taraf “Dinsiz misiniz?” diye bağırmasa… Olmuyor değil mi? İllaki o kılıçlar çekilecek.
DÖRT: SANATÇILARIN RAMAZAN ÇIKIŞLARI…
Bir grup sanatçı çıkmış, bu etkinliklere karşı bildiri yayınlamış. Bakan da “Suç duyurusunda bulunacağım” diyor. Sanatçı eleştirir mi? Eleştirir. Bakan cevap verir mi? Verir. Ama her fikir ayrılığını adliye koridorlarına taşımak ne kadar doğru? Birbirimizin hayat tarzına, dünya görüşüne biraz “tahammül” etsek kıyamet mi kopar? Sanatçı da hassasiyetini söylesin, devlet de kendi politikasını anlatsın. Ama hemen “hapse atın” ya da “vatan haini” moduna girmeyelim. Yeter artık.
ŞÖYLE BİR BAKINCA…
Dünyanın hali: Rusya-Ukrayna, Ortadoğu derken dünya zaten yangın yeri. Bizim içerdeki bu enerjimizi “birbirimizi linç etmek” yerine “nasıl daha güvenli bir toplum oluruz”a harcamamız gerekmiyor mu?
İzmir’deki okullar:
Süsleme yapmak, paylaşmayı öğretmek güzeldir. Ama bunu yaparken “ötekileştirilen” bir tek çocuk bile varsa, orada bir sorun var demektir. Kapsayıcılık, sadece çoğunluğun değil, azınlığın da hakkını korumaktır.
Hukukun üstünlüğü:
Kadın cinayetlerinde o “iyi hal indirimi” denilen garabetten vazgeçilmediği sürece, biz daha çok ağlarız. Caydırıcılık lafla değil, takır takır işleyen adaletle olur.
Memleket olarak sinirlerimiz çok bozuk. Herkes bir patlama noktası arıyor. Ama unutmayın; aynı gemideyiz. Geminin bir tarafı lüks iftar çadırı, diğer tarafı protesto alanı olsa da su alınca hepimiz batıyoruz. Biraz makuliyet, biraz vicdan, biraz da empati… Çok mu şey istiyorum?

YORUMLAR