
Çağın bütün hastalıklarına merhem olacak kelimeler.
Elimizin altında duruyor, hem de öyle hazır bekliyorlar. Ama kimse onlara uzanmıyor.
Oysa çağın bütün yaralarına merhem olacak kelimeler var.
İşte onlardan bahsedeceğim bugün size. Kalbin en derin çukurlarında saklı, ağızdan çıkınca sanki yabancı bir dilmiş gibi gelen o kadim sözcüklerden.
Geçen hafta dostlarla Sapanca kıyısında bir kır çay bahçesine oturduk.
Gün batımının altın sarısı ışıkları suyun yüzeyinde kırılıp dağılıyordu.
Yan masadaki gençlerin konuşmaları kulağıma takıldı.
Markalar, takipçi sayıları, en yeni araba modelleri…
Anlattıkları hep buydu.
Oysa bizim gençliğimizde, otuz yıl önce, aynı mevsim akşamlarında gönül kelimesi daha sık düşerdi dillere.
Kanaat, tevekkül, ihlas…
Bu sözcükler bugün dillerimizden düşeli ne kadar oldu?
Nasıl oldu da bu kadar kıymetli kelimeleri kaybettik?
Hepsi duruyor aslında.
Unutulan devalar. Çağın bütün hastalıklarına merhem.
Ama kimse onları kullanmak istemiyor.
O değerler, eski bir eşya misali çekmecenin en arkasına itilmiş, tozlanmaya terk edilmiş.
Oysa neler yapabilirdi bu kelimeler kalbimize.
Neleri onarabilirdi bir tefekkür dakikası.
Ne çok yaramızı sarabilirdi samimi bir muhabbet.
Gölün sakinliğine bakarken içimden geçti:
İnsanın iç dünyası da tıpkı bu su gibi.
Ne kadar dalgalanırsak dalgalanalım, en derinde hep o sükûnet bekliyor.
Ama o sükûneti bulmak için önce durmayı, nefes almayı öğrenmek lazım.
İşte bunu beceremiyoruz.
Hız, en büyük hırsızımız oldu.
Ve sonunda bir akşam vakti elimize yüzümüze baktığımızda kalbimizin simsiyah bir taş gibi durduğunu fark ediyoruz.
Ne ara bu kadar ağırlaştı?
Ne zaman bu kadar yoruldu?
İşte tam o anda, unutulan devalar Sapanca’nın sularından yükselen bir buğu gibi fısıldıyor kulağımıza.
Hepsi orada duruyor.
Çağın bütün hastalıklarına merhem olacak kelimeler.
Hangisiyle başlasak?
Şükür.
Tüketmekten yorulan kalbe ilk ilaç bu belki.
Bugün sahip olduğumuz her nimetin peşinden daha büyüğünü koşuyoruz.
Elindeki telefona bakıp modeli yetmediği için surat asan bir dünyada şükrü hatırlamak ne kadar zor.
Oysa şükreden kalp, hastalıklara karşı en güçlü kalkandır.
Kartepe’den Sapanca’ya baktığınızda içinizin nasıl açıldığını hissetmediniz mi hiç?
İşte şükür, o anı fark edebilmektir.
Bir fincan çayın tadında, bir dostun gülümsemesinde saklıdır.
Kanaat.
Hırs devrinin en büyük ilacı bu.
Ne zor bir erdem haline geldi.
Daha fazlasını istemek, başkasınınkinden daha iyisini hak ettiğimizi düşünmek…
Bizi yoran bu değil mi?
Sapanca kıyısında, yeni bir araba alan komşusunu anlatan adamın sesindeki burukluğu duydum.
İçindeki o kıpırtı, kanaatin çoktan terk ettiği bir kalbin yankısıydı.
Ne kadar hüzünlü.
Yeni bir araba, kalpteki o boşluğu dolduramaz.
Oysa kanaatle dolan bir kalp, en sade sofrada bile bir ziyafet sofrası kurar.
İhlas.
Gösterişten boğulan günümüze en çok lazım olan belki de bu.
Yaptığımız her işte ne kadar samimiyiz?
Sosyal medyada paylaştığımız fotoğrafların ardındaki görünmeyen hesaplar.
İyilik yapıp da bunu herkese duyurma telaşı.
İhlas, tüm bunların tam karşısında durur.
Bazen bir annenin gece yarısı uyumayan çocuğuna ninni söylerkenki sessiz fedakârlığında saklıdır.
Bazen de bir öğretmenin maaşını düşünmeden öğrencisine gösterdiği ilgide.
İhlas, gösterişin değil, içtenliğin adıdır.
Bunu unuttukça, riyâ kalbimize sızıyor.
Tefekkür.
Gürültü asrında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey.
Ne vakit bıraktık derin derin düşünmeyi?
Martıların göl üzerindeki dansını seyretmek, bir çiçeğin açışına bakmak…
Bunlar şimdi vakit kaybı gibi geliyor.
Oysa tefekkür, kalbin en derin yarasına merhem olacak en masum ilaçtır.
Göle bakıp saatlerce dalıp gittiğim o akşamı hatırlıyorum.
Yıllardır içimde taşıdığım ağırlığın bir kısmı sulara karışıp gitmişti sanki.
Düşünmek değil, düşüncenin içinde kaybolup kendini bulmak.
Sabır.
Hemen sonuç isteyen zamana en çok lazım olan erdem.
Yeter ki hemen olsun.
Sabır, bugünün dünyasında neredeyse bir ayıp haline geldi.
Ama her sabrın ardında bir açan çiçek var.
Her beklemenin sonunda bir vuslat.
Tevekkül.
Kontrol takıntısı çağında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey.
İpleri elimizden bırakıp rüzgâra güvenmek.
Bir gemici denize açılmadan önce tüm önlemlerini alır, ama dalgalara güvenir.
İşte tevekkül, o gemici gibi yapıp sonra da O’na bırakmak her şeyi.
Tevazu.
Kibir devrine en çok lazım olan.
Ne kadar uzaklaştık.
Bugün boynunu bükmeyen, alçakgönüllülükten nasibini almamış o kadar çok insan var ki.
Tevazu, kendi değerimizden vazgeçmek değil, başkalarının değerini görebilmek.
Bir alimin, bir sanatçının mütevazı duruşu karşısında içimiz nasıl da ısınır.
Oysa kibir, kalbin en hızlı paslandıran zehiridir.
Kibirle bakan gözler körleşir.
Sosyal medyada herkesin hayatı bir vitrin.
Kimi mutlu, kimi başarılı, kimi zengin…
Peki bu vitrinlerin ardında ne var?
Yalnızlık, hüzün, kıskançlık.
Haset.
Başkasının sahip olduğuna üzülmek.
İçten içe kemiren bir kurt.
Oysa haset ettiğimiz her şey, kendi değerimizi unuttuğumuzun işaretidir.
Riyâ.
Yaptıklarımızı gösterme telaşı, beğenilme arzusu…
Ne kadar yorucu.
Bir ibadeti bile gösteriş için yapanın halini düşünün.
Suizan.
Kötü zan.
İnsan ilişkileri ne kadar kolay kirleniyor bu yüzden.
Karşımızdakine iyi niyetle yaklaşmak yerine hep bir kötü ihtimal arayışı.
Halbuki bir gülümsemenin ardında ne samimi kalpler saklanıyor.
Öfke.
Trafikte bir korna, iş yerinde sert bir söz…
Kalbi nasıl da sıkıştırır, ellerimizi titretir.
O an söylenen sözler yıllarca vicdan azabı olur.
Hırs.
Her alanda bir erdem gibi sunuluyor.
Daha çok kazan, daha hızlı yüksel…
Oysa hırs, deniz suyu gibidir. İçtikçe susatır.
Hiçbir zaman yetmez.
Cimrilik.
Ucup.
Kazandığını paylaşmamak, kendi egosunu tatmin etmek…
Oysa cömertlik ve tevazu, kalbe ferahlık verir.
Dünya sevgisi.
Bu dünyaya öyle bağlanmak ki, gerçekten ne için yaratıldığımızı unutmak.
Kredi kartları, markalar, sosyal statü…
Ruhumuzun kanatlarını nasıl da kırıyor, farkında mıyız?
İşte bütün bu hastalıklar. Peki devaları?
Zikir.
Sessizlikte kaybolan bir kalbi geri getiren tek şey.
Dilin döndüğü o kısa cümleler, en derin yaralara merhem oluyor.
Kalple yapılan bir eylem.
Tıpkı bir annenin bebeğini severken dua ettiği o samimiyet gibi.
Muhabbet.
Günümüzde sevgi ne kadar sığlaştı.
Oysa muhabbet, sadece sevmek değil, sevildiğini hissettirmektir.
Gerçek muhabbet özveri ister.
Karşılık beklemeden sevmeyi, sabretmeyi, affetmeyi.
Oysa bugün ilişkiler birer sözleşmeye döndü.
“Ben ne alıyorum, ne veriyorum?” hesabı.
Muhabbet hesap kitap işi değil, gönül işidir.
Bir dostun gözlerinin içine baktığınızda zamanın durduğunu hissettiğiniz o anlarda yaşar.
Hangisi lazım şimdi bize?
Hangi deva bu hastalıklara?
Hepsi.
Unutulan devalar. Çağın bütün hastalıklarına merhem.
Ne kadar basit görünüyorlar.
Ne kadar ulaşılmaz hissettiriyorlar.
Ama hepsi duruyor elimizin altında.
Peki neden uzanmıyoruz?
Neden bu devaları kullanmıyoruz?
Çünkü onları unuttuk.
O kelimeler çekmecenin en arkasında.
Tozlanıyorlar.
Oysa ne çok yaramız var.
Ne çok kanıyor kalbimiz.
Bugün bir deney yapın.
Telefonu bir kenara bırakın.
Rüzgârın sesini duyun.
Pencereden sızan ışığı seyredin.
Belki bir çiçek, belki bir ağaç.
Onlara bakarken, içinizde o eski kelimelerin uyanmaya başladığını hissedeceksiniz.
Şükür.
Kanaat.
Tevekkül.
Muhabbet.
Hepsi orada, bekliyor.
Kalbiniz, uzun zamandır kurulmayan bir saat gibi.
Çalışmaya hazır.
Siz sadece kurmayı unuttunuz.
Dünyanın gürültüsü arasında kaybolan o ince sese kulak vermek cesaret ister.
Kalp, tüm o yaralara rağmen iyileşir.
Yeter ki o unutulan devaları yeniden hatırlayalım.
Onlar, tam da bugünün en çok ihtiyaç duyduğu şey.
Çağın bütün hastalıklarına merhem olacak kelimeler.
“Peki nereden başlamalı?”
Bulunduğunuz yerden.
Elinizdeki bardak suya şükrederek.
Yanınızdakine içten bir muhabbetle bakarak.
Her gün bir kelime, her an bir zikir, her nefes bir tefekkür.
En uzun yolculuk bile ilk adımla başlar.
Bugün o adımı atın.
İnsan, ne sahip olduklarıyla değil, neyi unutmadığıyla kıymetlidir.
Ne mutlu o devalara sımsıkı sarılanlara.
Onların kalbi kararmaz.
Çünkü kalp, hatırladıkça canlanır.
Unuttukça ölür.
Sapanca kıyısındaki o gençler belki bir gün bu satırları okur.
Belki durup düşünürler.
Bizim gençliğimizdeki o kelimeleri neden hiç duymadıklarını.
Ama asıl mesele sizsiniz.
Bu yazıyı okurken içinizde bir şey kıpırdadı mı?
O unutulan devalardan biri, yıllar sonra ilk kez kalbinize dokundu mu?
Biliyorum ki
Hepimiz, en derinimizde, aslında hepsini biliyoruz.
Sadece hatırlamaya ihtiyacımız var.
Bir kerecik olsun.
Dürüstçe.
İçtenlikle.
Ömer KARATAŞ
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı

YORUMLAR