Bugün sokaklarda uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ediyoruz. Alkolün, kumarın, sentetik maddelerin gençlerimizi nasıl zehirlediğini konuşuyoruz. Devlet kurumları, sivil toplum kuruluşları ve aileler bu tehlikeye karşı mücadele veriyor. Elbette bu mücadele kıymetlidir ve sürdürülmelidir.
Ancak gözden kaçırdığımız başka bir bağımlılık türü daha var ki, belki de en tehlikelisi odur.
Makama bağımlılık…
Paraya bağımlılık…
Gösterişe bağımlılık…
Lükse bağımlılık…
Şöhrete bağımlılık…
İnsanın nefsine ve dünyaya bağımlılığı…
Bugün birçok insan uyuşturucu kullanmadan da bağımlı hale gelmiştir. Kimi koltuğuna bağımlıdır, kimi servetine, kimi sosyal medyadaki beğenilere, kimi de çevresine gösterdiği ihtişama…
Bir zamanlar israfı ayıp gören bir medeniyetin çocuklarıydık. Şimdi ise düğünlerimiz yarış pistine dönmüş durumda. Gösteriş uğruna harcanan paralar, ihtiyaç sahiplerinin yıllarca geçinebileceği miktarlara ulaşmış halde. Kimi zaman bir gecelik eğlence için dökülen servetler, açlıkla mücadele eden ailelerin dramını daha da görünür kılıyor.
Daha da acısı, bu savurganlığın ve gösterişin dinî kavramların arkasına saklanarak meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Oysa İslam’ın özü gösteriş değil tevazudur.
İsraf değil ölçüdür.
Kibir değil merhamettir.
Hazreti Peygamber’in hayatına baktığımızda saraylar değil sade bir yaşam görürüz. Makam tutkusu değil hizmet aşkı görürüz. Servet biriktirme hırsı değil paylaşma ahlakı görürüz.
Bugün ise bazı çevrelerde makam ve mevki uğruna dostlukların feda edildiğine, adaletin ikinci plana itildiğine, ilkelerin çıkar hesaplarına kurban edildiğine şahit oluyoruz. Koltuk uğruna verilen mücadele bazen davaların önüne geçiyor. İnsanlar hizmet etmek için değil, yönetmek için yarışıyor.
Oysa makam bir emanet, servet bir imtihan, itibar ise Allah’ın verdiği bir nimettir.
Bunları amaç haline getirenler, zamanla bu nimetlerin esiri olur.
Sosyal medya çağında yeni bir bağımlılık türü daha ortaya çıktı. İnsanlar artık yaşamak için değil, paylaşmak için yaşar hale geldi. Hayatın her anı teşhir edilirken mahremiyet kayboluyor, samimiyet azalıyor. Beğeni sayıları karakter ölçüsü zannediliyor.
Peki bütün bunları gören dar gelirli vatandaş ne düşünüyor?
Asgari ücretle geçinmeye çalışan, çocuğunun eğitim masrafını karşılamakta zorlanan, kirayı nasıl ödeyeceğini hesaplayan milyonlarca insan; lüks içinde yaşayıp din, ahlak ve vicdan üzerine konuşanları gördüğünde hangi duygulara kapılıyor?
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.
Çünkü söz ile hayat arasındaki uçurum büyüdükçe güven azalır.
Güven azaldıkça toplum çözülür.
Toplum çözüldükçe millet zayıflar.
Türk milleti tarih boyunca gücünü sadece kılıcından değil, ahlakından da almıştır. Bizi ayakta tutan şey servetimiz değil karakterimizdir. Makamlarımız değil değerlerimizdir. Saraylarımız değil vicdanımızdır.
Bugün yeniden özümüze dönmek zorundayız.
Daha çok kazanmaktan önce daha adil olmayı…
Daha çok görünmekten önce daha faydalı olmayı…
Daha çok tüketmekten önce daha çok üretmeyi…
Daha yüksek makamlardan önce daha yüksek ahlakı konuşmak zorundayız.
Çünkü bir milleti yıkan şey düşmanın gücü değil, kendi içinde büyüyen hırs, gösteriş ve dünya tutkusudur.
Dünyaya sahip olmak başka şeydir, dünyanın bize sahip olması başka şey…
Asıl mesele de budur.

YORUMLAR