Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

“Osmanlı Torunuyum” Demek Yetmez!

Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir söz var:

“Osmanlı torunuyum!”

Kimi bunu büyük bir gururla söylüyor, kimi de Osmanlı üzerinden Cumhuriyet’e karşı bir siyasi söylem kuruyor.

Öte yandan başka bir kesim de Osmanlı tarihini yalnızca olumsuzluklar üzerinden okuyup, yüzyıllarca ayakta kalmış bir imparatorluğu birkaç klişe üzerinden mahkûm etmeye çalışıyor.

Bana göre her iki yaklaşım da yanlıştır.

Çünkü tarih, taraftarlıkla değil; bilgiyle, akılla ve kendi şartları içerisinde değerlendirilmelidir.

Osmanlı’yı göklere çıkararak bütün yanlışlarını görmezden gelmek ne kadar yanlışsa, onu yalnızca yıkılış dönemi üzerinden değerlendirip bütün tarihini karalamak da o kadar yanlıştır.

Tarihi değerlendirirken önce kendimize şu soruyu sormalıyız:

O devlet hangi çağda, hangi coğrafyada ve hangi şartlar içerisinde yaşıyordu?

Bir devleti, beş yüz yıl sonraki dünyanın ölçüleriyle yargılamak tarihçilik değildir.

HANEDANLIK O DÖNEMİN GERÇEĞİYDİ

Osmanlı, hanedanlıkla yönetilen bir devletti.

Fakat o çağda yalnızca Osmanlı böyle değildi.

Bizans’ta, Memlüklerde, İran’da, Avusturya’da, Rusya’da, İspanya’da, İngiltere’de, Almanya’da ve Çin’deki hanedanlıklarda da yönetim, büyük ölçüde hanedan ve soy üzerinden şekilleniyordu.

Bugünün demokrasi anlayışını alıp Orta Çağ ve Yeni Çağ devletlerinin üzerine yapıştırarak hüküm vermek, tarihsel gerçekliği anlamamaktır.

O dönem toplumlarında hükümdarlık, soy ve hanedan kavramları kutsal bir anlayışla ele alınabiliyordu.

Türk devlet geleneğinde de hükümdarın “kut” sahibi olduğuna inanılıyordu.

Dolayısıyla Osmanlı hanedanının yüzyıllar boyunca iktidarda kalmasını sadece “insanlar neden itiraz etmedi?” sorusuyla açıklamak mümkün değildir.

Dönemin siyasi, sosyal, dini ve kültürel yapısını birlikte değerlendirmek gerekir.

620 YIL AZ BİR ZAMAN DEĞİLDİR

Osmanlı’nın en önemli gerçeği şudur:

620 yıl.

Bir devletin küçük bir beylikten çıkıp üç kıtaya yayılan bir imparatorluğa dönüşmesi ve yüzyıllar boyunca varlığını sürdürebilmesi, küçümsenecek bir başarı değildir.

Üstelik Osmanlı yalnızca toprak fethetmedi.

Farklı milletleri, farklı inançları, farklı kültürleri ve farklı coğrafyaları kendi siyasi sistemi içerisinde bir arada tutmayı başardı.

Balkanlardan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Arabistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada birbirinden farklı toplulukları aynı devlet çatısı altında yönetebildi.

Kudüs ve çevresi ise üç büyük din açısından kutsal bir bölgeydi.

Elbette Osmanlı döneminde hiç sorun yaşanmadığını söylemek mümkün değildir.

Böyle bir iddia zaten tarih bilimine aykırıdır.

Ama farklı inançların ve toplulukların yüzyıllarca aynı siyasi yapı içerisinde yaşayabilmiş olması, Osmanlı’nın yönetim kabiliyetinin önemli göstergelerinden biridir.

620 yıl ayakta kalan bir devletin hiçbir yönetim becerisi olmadığını söylemek akılla bağdaşmaz.

AMA OSMANLI’YI PUTLAŞTIRMAK DA DOĞRU DEĞİL

Burada başka bir yanlışa da düşmemek gerekir.

Osmanlı’yı konuşmak, bütün Osmanlı padişahlarını kusursuz kabul etmek değildir.

Osmanlı’nın yükseldiği dönemler de vardır, durakladığı dönemler de.

Başarıları da vardır, ciddi hataları da.

Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa karşısındaki teknolojik, ekonomik ve askerî fark giderek açılmıştır.

Burada en önemli meselelerden biri eğitim ve bilim anlayışındaki gerilemedir.

Matematik, fen, mühendislik ve pozitif bilimlerin yeterince geliştirilememesi; eğitim kurumlarının zaman içerisinde asli fonksiyonlarından uzaklaşması, devletin ihtiyaç duyduğu yeni insan kaynağının yetişmesini zorlaştırmıştır.

Devlet, Batı’daki bilimsel ve teknolojik dönüşümü yakalamakta gecikmiştir.

Elbette Osmanlı bu durumu fark etti.

Islahatlar yapıldı.

Tanzimat ilan edildi.

Meşrutiyet dönemlerine geçildi.

Yeni okullar açıldı.

Modern ordu kurulmaya çalışıldı.

Devleti kurtarmak için büyük gayretler gösterildi.

Fakat artık sorun sadece birkaç kurumun yenilenmesiyle çözülebilecek boyutu aşmıştı.

Dünya değişmişti.

Sanayi devrimi gerçekleşmişti.

Bilim ve teknoloji savaşların kaderini belirlemeye başlamıştı.

Ekonomik ve askerî rekabet bambaşka bir seviyeye çıkmıştı.

Osmanlı ise bu dönüşümü yeterince hızlı gerçekleştiremedi.

Ve sonunda Birinci Dünya Savaşı’nın ağır yükünü taşıyamadı.

CUMHURİYET OSMANLI’NIN DÜŞMANI DEĞİLDİR

İşte burada Türkiye’nin yıllardır aşamadığı başka bir tartışmaya geliyoruz.

Birileri Osmanlı’yı savunmak için Cumhuriyet’e saldırıyor.

Birileri de Cumhuriyet’i savunmak için Osmanlı’yı aşağılıyor.

İkisi de yanlış.

Çünkü Cumhuriyet, gökten zembille inmedi.

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan dönüşümlerin, savaşların, yenilgilerin, arayışların ve devlet tecrübesinin ardından ortaya çıktı.

Cumhuriyet bir yönetim ve rejim değişikliğidir.

Devletin bütün kurumsal hafızası bir gecede yok olmadı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e pek çok kurum ve kadro intikal etti.

Ordu, jandarma, polis, maliye, mülki idare, eğitim kurumları ve devlet bürokrasisinin önemli unsurları yeni devlet içerisinde varlığını sürdürdü.

Daha da önemlisi;

Cumhuriyeti kuran kadroların önemli bölümü Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği kadrolardı.

Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve daha nice isim Osmanlı’nın askerî ve bürokratik yapısı içerisinde yetişmişti.

Bu insanlar Libya’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Suriye-Filistin cephelerinde mücadele ettiler.

Osmanlı’nın son döneminin acılarını da zaferlerini de yaşadılar.

Devleti kurtarmaya çalıştılar.

Fakat Osmanlı’nın yıkılmasını engelleyemediler.

Çünkü tarihte devletlerin de ömrü vardır.

Osmanlı da kendi tarihsel şartları içerisinde ömrünü tamamladı.

Ve o büyük yıkımın ardından, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti doğdu.

Lozan’da da geçmişin hesabını veren, yeni devlet adına konuşan kadrolar yine Osmanlı’nın yetiştirdiği kadrolardı.

Bu nedenle Osmanlı ile Cumhuriyet’i birbirinin düşmanı gibi göstermek, kendi tarihimize yabancılaşmaktır.

BİZİM ARTIK BU KAVGAYI BIRAKMAMIZ GEREKİYOR

Osmanlı bizim tarihimizdir.

Selçuklu bizim tarihimizdir.

Karahanlı, Gazneli, Timurî, Babürlü, Altınordu, Kırım Hanlığı, Safevîler ve diğer Türk devletleri de Türk tarihinin farklı dönemlerindeki siyasi yapılardır.

İsimler değişti.

Hanedanlar değişti.

Coğrafyalar değişti.

Yönetim biçimleri değişti.

Ama tarih, birbirinden kopuk parçalar halinde yaşanmadı.

Bugünün Türkiye’si de bu büyük tarihsel birikimin üzerinde yükselmektedir.

Öyleyse artık birbirimize sürekli:

“Sen Osmanlıcı mısın?”

“Sen Cumhuriyetçi misin?”

diye sormayı bırakmalıyız.

Çünkü bu soruların çoğu artık tarih tartışması olmaktan çıkmış, siyasi taraftarlık yarışına dönüşmüştür.

Osmanlı’yı sevmek için Cumhuriyet’e düşman olmak gerekmez.

Cumhuriyet’i sevmek için Osmanlı’yı inkâr etmek gerekmez.

Asıl mesele, tarihin tamamını sahiplenebilmek ve ondan ders çıkarabilmektir.

PEKİ BUGÜN NEREDEYİZ?

Asıl sormamız gereken soru artık budur.

Biz bugün hangi noktadayız?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk bize bir hedef göstermedi mi?

“Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak.”

Hedef buydu.

Peki bugün Almanya ile kıyaslandığımızda neredeyiz?

Fransa ile kıyaslandığımızda?

İngiltere ile?

Japonya ile?

Güney Kore ile?

Amerika ile?

Bilimde, teknolojide, eğitimde, kişi başına düşen gelirde, hukukta, üretimde, yüksek teknolojide, üniversitelerde, patentte, yapay zekâda, savunma sanayiinde, sanayide ve dünya ekonomisindeki ağırlığımız ne?

İşte bizim asıl tartışmamız gereken mesele budur.

“Osmanlı torunuyum” demek kolaydır.

Fakat Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemin mirasını gerçekten taşıyabilmek; bilim üretebilmek, teknoloji geliştirebilmek, güçlü ekonomi kurabilmek, adaletli ve liyakatli bir devlet düzeni oluşturabilmek çok daha zordur.

Atalarımızın yaptıklarıyla övünmek yerine, biz bugün ne yapıyoruz?

Geçmişimizin büyüklüğünü anlatmak yerine, geleceğin büyük Türkiye’sini inşa edebiliyor muyuz?

Çünkü tarih bize miras bırakır.

Ama gelecek, mirasla değil çalışmakla, üretmekle, akılla, bilimle ve cesaretle kazanılır.

Bugün artık Osmanlı-Cumhuriyet kavgasını bir kenara bırakıp şu soruya cevap vermeliyiz:

Türkiye, çağdaş medeniyet seviyesini geçmek bir yana, bugün Almanya’nın, Fransa’nın ve İngiltere’nin hangi seviyesinde?

Bu sorudan kaçmayalım.

Çünkü gerçek milliyetçilik, geçmişle övünmek kadar bugünün eksiklerini görmek ve yarının güçlü Türkiye’sini kurmak cesaretidir.

Osmanlı torunu olmakla övünebiliriz.

Ama asıl mesele şudur:

Biz, çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız?

İşte bunun hesabını vermek zorundayız.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER