Türkiye bugün çok kritik bir eşikten geçiyor.
Yıllardır bu milletin evlatlarının canına kasteden, ocaklara ateş düşüren, şehirlerimizi kana bulayan, Mehmetçiğimizi ve polisimizi hedef alan PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesi gündemde.
Elbette bunu isteyen herkes gibi biz de terörün bitmesini, silahların susmasını ve Türkiye’nin huzura kavuşmasını isteriz.
Ama millî meselelerde duygular kadar akıl da gerekir.
Çünkü devlet yönetmek, yalnızca bugünün fotoğrafına bakmak değildir.
Dünün hesabını bilmeden bugünün pazarlığını okuyamazsınız.
Ve bugün sorulması gereken soru şudur:
PKK silah bırakırken gerçekten PKK mı bitiyor, yoksa silahla elde edemediği hedefleri başka araçlarla sürdürmenin yeni bir yolu mu aranıyor?
İşte meselenin düğüm noktası tam burasıdır.
PKK KÜRTLERİN TEMSİLCİSİ DEĞİLDİR!
Öncelikle bir gerçeği net biçimde ortaya koyalım.
PKK, Kürtlerin temsilcisi değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt vatandaşları bu ülkenin asli unsurlarıdır.
Türk milleti içerisinde yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşımızın PKK ile özdeşleştirilmesi ne kadar yanlışsa, PKK’nın kendisini bütün Kürtlerin temsilcisi gibi göstermesine izin verilmesi de o kadar yanlıştır.
PKK bir terör örgütüdür.
Kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda ortaya çıkmış, silahlı mücadeleyi yöntem olarak benimsemiş ve Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan bir örgüttür.
1978’de ortaya konulan hedeflerle bugünkü söylemleri yan yana koyduğunuzda değişimin boyutu açıkça görülüyor.
Dün bağımsız devlet hedefi vardı.
Bugün bu hedef reddediliyor.
Dün silahlı mücadele vardı.
Bugün silahların bırakılması konuşuluyor.
Dün devlet kurma iddiası vardı.
Bugün demokratik siyaset ve hukuk zemininden söz ediliyor.
Peki bu değişim ne anlama geliyor?
PKK yenildi mi?
Bence bunun cevabı büyük ölçüde evettir.
Türkiye, kırk yılı aşkın mücadelede PKK’nın başlangıçtaki hedeflerini sahada uygulanamaz hâle getirmiştir.
Örgüt Türkiye içerisinde istediği hâkimiyet alanını kuramamıştır.
Devlet kuramamıştır.
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalayamamıştır.
Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçlerinin mücadelesiyle örgütün hareket alanı ciddi biçimde daraltılmıştır.
Ancak…
Asıl mücadele şimdi başlıyor olabilir.
Çünkü terör örgütlerinin silah bırakması ile siyasi hedeflerinin tamamen ortadan kalkması aynı şey değildir.
SİLAH SUSARSA MÜCADELE BİTER Mİ?
Hayır!
Silahın susması elbette önemlidir.
Ama devlet aklı açısından yeterli değildir.
Çünkü silah bir araçtır.
Asıl mesele hangi hedef için kullanıldığıdır.
Eğer silahla gerçekleştirilemeyen hedefler;
hukuk,
anayasa,
yerel yönetimler,
özerklik,
federal yapı,
sınır aşan siyasi organizasyonlar
ve uluslararası garantiler üzerinden yeniden gündeme getiriliyorsa, burada çok daha dikkatli olmak gerekir.
Devletin görevi yalnızca silahı susturmak değildir.
Devletin görevi egemenliği korumaktır.
İşte bu nedenle “Terörsüz Türkiye” kavramının içini doğru doldurmak zorundayız.
KANDİL’İN DİLİ NEDEN ÖNEMLİ?
Bugün Öcalan’ın çağrısı ile Kandil’in açıklamaları arasındaki farklılık dikkat çekicidir.
Öcalan;
“Silah bırakın.”
“Örgütü feshedin.”
“Demokratik siyasete geçin.”
diyor.
Kandil ise bunun karşısına çeşitli şartlar koyuyor.
Hukuki güvence…
Siyasi düzenlemeler…
Öcalan’ın konumu…
Öcalan’ın fiziki özgürlüğü…
İşte burada devlet aklı devreye girmelidir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir terör örgütüyle pazarlık yapan zayıf bir devlet değildir.
Türkiye Cumhuriyeti, terörü tasfiye eden devlettir.
Aradaki fark çok büyüktür.
Terör örgütü silahını bırakıyorsa, bunun karşılığında Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği tartışmaya açılmaz.
Şehitlerin kanıyla çizilmiş devlet sınırları pazarlık konusu yapılamaz.
Üniter devlet yapısı pazarlık konusu yapılamaz.
Millî egemenlik pazarlık konusu yapılamaz.
ASIL DOSYA SURİYE’DE!
Türkiye’deki gelişmeleri yalnızca Kandil üzerinden okumak büyük hata olur.
Asıl büyük satranç tahtası Suriye’dir.
Çünkü yıllardır Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın ideolojik çizgisiyle bağlantılı yapılanmalar oluşturuldu.
ABD, IŞİD’le mücadele gerekçesiyle YPG/SDF ile iş birliği yaptı.
Silah verdi.
Eğitti.
Destekledi.
Bölgede ciddi bir askerî ve siyasi yapı oluşmasına katkı sağladı.
Türkiye ise yıllardır bunun kendi millî güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu söyledi.
Ve Türkiye sahaya indi.
Fırat Kalkanı…
Zeytin Dalı…
Barış Pınarı…
Pençe operasyonları…
Terör koridoru oluşturulmak istenen bölgelerde Türkiye’nin askerî ve siyasi iradesi devreye girdi.
Bugün geldiğimiz noktada Suriye’deki dengeler de değişiyor.
İşte burada Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat bulunuyor.
Suriye’nin toprak bütünlüğü korunacaksa, bunun Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden silahlı yapılanmaların tasfiyesiyle birlikte yürütülmesi gerekir.
Sınırımızın hemen dibinde silahlı bir yapı bırakıp Ankara’da “Terörsüz Türkiye” demenin hiçbir anlamı yoktur.
ABD’NİN POLİTİKASI DEĞİŞTİ Mİ?
Washington’ın bölgeye ilişkin yaklaşımında değişiklikler görülüyor.
Amerika artık Ortadoğu’daki her yükü kendi askerî gücüyle taşımak istemiyor.
Çin ve Hint-Pasifik hattı Washington açısından giderek daha fazla önem kazanıyor.
Böyle bir ortamda ABD’nin bölgesel yükü Türkiye gibi güçlü müttefiklere bırakması şaşırtıcı değildir.
Peki bunun anlamı nedir?
Türkiye güçlenebilir.
Suriye’de etkisini artırabilir.
Irak’la ekonomik ve güvenlik ilişkilerini geliştirebilir.
Kafkasya’da daha etkin olabilir.
Türk dünyasıyla bağlarını güçlendirebilir.
Ortadoğu’nun en önemli siyasi ve askerî güçlerinden biri hâline gelebilir.
Bu Türkiye açısından büyük bir tarihî fırsattır.
Ama fırsat ile tuzak bazen aynı masada oturur.
İşte devlet aklı burada gereklidir.
“BÜYÜYEREK KÜÇÜLME” TUZAĞINA DİKKAT!
Türkiye’nin bölgesel gücü artarken içeride egemenlik alanı zayıflıyorsa buna başarı diyemeyiz.
Suriye’de etkinlik kazanmak…
Irak’ta ticareti artırmak…
Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmak…
Bunların hepsi değerlidir.
Fakat Türkiye’nin içerisinde etnik temelli ayrı siyasi egemenlik alanları oluşturulmaya başlanırsa, dışarıdaki kazanımların hiçbir anlamı kalmaz.
İşte benim asıl endişem budur.
Türkiye dışarıya doğru büyürken içeride küçülmemelidir.
Türkiye’nin bölgesel güç olması ile üniter yapısının korunması birbirinin alternatifi değildir.
Tam tersine…
Güçlü Türkiye’nin temeli güçlü millî egemenliktir.
FEDERASYON TARTIŞMASINA DİKKAT!
Bugün “federalizm” veya “özerklik” gibi kavramlar masaya getirildiğinde yalnızca kelimelere bakmamak gerekir.
Mesele isim değildir.
Mesele yetkidir.
Kim yasama yapacak?
Kim vergi toplayacak?
Kim güvenlik sağlayacak?
Kim dış ilişkiler kuracak?
Kim kendi siyasi otoritesini oluşturacak?
Kim yarın “self-determinasyon” isteyecek?
İşte asıl sorular bunlardır.
Dünyada federasyonla yönetilen ve parçalanmayan ülkeler elbette vardır.
Ancak Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmeleri de görmezden gelemeyiz.
Irak’taki yapı ortadadır.
Önce güvenlik alanı…
Sonra siyasi kurum…
Sonra anayasal statü…
Sonra ayrı güvenlik gücü…
Sonra dış ilişkiler…
Ve nihayet bağımsızlık tartışması.
Devlet aklı, zincirin son halkasını beklemez.
İlk halkayı görür.
İSRAİL NEDEN KÜRT MESELESİYLE İLGİLENİYOR?
Bu konuda da romantik davranmaya gerek yok.
Devletler dostlukla değil, çıkarlarıyla hareket eder.
İsrail’in Irak Kürtleriyle ilişkileri yeni değildir.
Kürt siyasi hareketlerine yönelik farklı dönemlerde verilen desteklerin arkasında bölgesel hesaplar vardır.
Burada mesele Kürtlerin kendisi değildir.
Mesele, bölgedeki hangi siyasi yapının hangi şartlarda hangi güç tarafından kullanılabileceğidir.
Aynı şey Amerika için de geçerlidir.
Aynı şey Rusya için de geçerlidir.
Aynı şey İran için de geçerlidir.
Devletler kendi çıkarlarını korur.
Türkiye de kendi çıkarlarını korumalıdır.
Hem de tereddüt etmeden.
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’Nİ NASIL OKUMALIYIZ?
“Her şey tek bir gizli planın parçasıdır” demek kolaycılıktır.
“Ortadoğu’da hiçbir stratejik hesap yoktur” demek ise saflıktır.
Gerçek ikisinin arasındadır.
Bölgede farklı devletlerin farklı dönemlerde farklı politikaları vardır.
Bazen bu politikalar çatışır.
Bazen birbirini tamamlar.
Bazen dün düşman görülen aktör bugün müttefik olur.
Bugün kullanılan aktör yarın terk edilir.
Jeopolitik budur.
Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken, başkalarının planını ezberlemek değil; kendi planını ortaya koymaktır.
Türkiye başkasının projesinin taşeronu değil, kendi tarihinin ve geleceğinin sahibi olmak zorundadır.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE’Yİ KİMSE YANLIŞ ANLAMASIN!
Ben terörün bitmesine karşı değilim.
Tam tersine…
Terörsüz Türkiye’yi en fazla isteyenlerden biriyim.
Ama benim istediğim Türkiye;
PKK’nın silah bıraktığı,
örgütün tasfiye edildiği,
Kandil’in kapatıldığı,
Türkiye’nin sınırları içerisindeki hiçbir silahlı yapının kalmadığı,
Suriye ve Irak’ta Türkiye’ye yönelik terör tehdidinin ortadan kaldırıldığı,
Kürt vatandaşlarımızın PKK’nın vesayetinden kurtulduğu,
Türk milletinin birliğinin güçlendiği,
üniter devlet yapısının tartışılmaz olduğu
bir Türkiye’dir.
Benim “Terörsüz Türkiye” anlayışım budur.
Bunun adı barışsa, evet barış.
Bunun adı huzursa, evet huzur.
Ama bunun karşılığında egemenlikten bir santim bile taviz yoktur.
ŞEHİTLERİMİZE BORCUMUZ VAR!
Bu topraklarda kırk yılı aşkın süredir binlerce vatan evladı toprağa düştü.
Asker…
Polis…
Korucu…
Öğretmen…
Doktor…
İşçi…
Çocuk…
Kadın…
Sivil…
Terörün acısı yalnız kışlada yaşanmadı.
Anadolu’nun her evine girdi.
Anneler evlatlarını bekledi.
Babalar tabut taşıdı.
Çocuklar babasız kaldı.
Eşler dul kaldı.
Bu nedenle bugün atılacak her adımın bir ölçüsü olmalıdır:
Şehitlerimizin emaneti korunuyor mu?
Eğer korunuyorsa yürüyelim.
Eğer Türkiye güçleniyorsa yürüyelim.
Eğer terör gerçekten tasfiye ediliyorsa yürüyelim.
Ama silahların yerini başka bir vesayet düzeni alacaksa…
Orada duralım!
ARTIK ASIL SORU BUDUR
Bugün Türkiye’nin önünde iki farklı yol vardır.
Birinci yol:
PKK gerçekten tasfiye edilir.
Silahlar tamamen ortadan kalkar.
Örgütsel yapı sona erer.
Suriye’deki silahlı yapılanmalar merkezi devlete entegre olur.
Türkiye’nin üniter yapısı korunur.
Kürt vatandaşlarımız terör örgütünün vesayetinden kurtulur.
Türkiye bölgesel güç hâline gelir.
Bu durumda tarih gerçekten yeni bir sayfa açar.
İkinci yol ise şudur:
Silah bırakılır ama örgütün siyasi hedefleri başka isimlerle devam eder.
Silahlı yapı yerine siyasi vesayet kurulur.
Etnik temelli ayrıcalıklar gündeme gelir.
Özerklik tartışmaları büyür.
Sınır aşan siyasi kurumlar ortaya çıkar.
Dış güçler bu yapıların garantörü hâline gelir.
O zaman sadece yöntem değişmiş olur.
Hedef değişmemiş olur.
SON SÖZÜ DEVLET SÖYLEMELİDİR!
Türkiye artık korkularla yönetilecek bir ülke değildir.
Türkiye’nin ordusu güçlüdür.
Devleti güçlüdür.
Milleti güçlüdür.
Ve en önemlisi Türkiye’nin artık bölgesel oyunları okuyabilecek stratejik birikimi vardır.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” sürecine ne körü körüne karşı çıkmak ne de her söyleneni sorgulamadan kabul etmek doğrudur.
Akılcı olacağız.
Dikkatli olacağız.
Devlet aklıyla hareket edeceğiz.
Terör bitecekse bitsin.
Silahlar susacaksa sussun.
Dağdaki gençler evlerine dönecekse dönsün.
Ama bir şartla:
Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği tartışmaya açılmayacak.
Türk milletinin birliği parçalanmayacak.
Üniter devlet yapısı zedelenmeyecek.
Şehitlerimizin emaneti pazarlık konusu yapılmayacak.
Çünkü mesele artık yalnızca PKK’nın silah bırakıp bırakmaması değildir.
Asıl mesele şudur:
SİLAHLAR SUSARKEN TÜRKİYE’NİN EGEMENLİĞİ GÜÇLENECEK Mİ?
Cevap “evet” ise…
Bu süreç Türkiye için tarihî bir kazanımdır.
Ama cevap “hayır” ise…
Silahların susması bizi aldatmasın.
Çünkü bazen savaşın biçimi değişir, fakat hedef değişmez.
Türkiye’nin görevi de işte tam burada başlar:
Oyunu seyretmek değil, oyunun kurallarını Türkiye’nin belirlemesini sağlamaktır.

YORUMLAR