Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ömer Karataş
Ömer Karataş

Ruveybida Çağı

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu bir gün.

Ashâbına öyle bir zamandan bahsetti ki, dinleyenlerin içi ürperdi.

“İnsanların üzerine öyle yıllar gelecek ki, yalancı doğru bilinecek, doğru yalancı sayılacak. Emin olana hain, hainlik edene emin muamelesi yapılacak. Ve o zaman ruveybida söz sahibi olacak.”

Ashâbı sormuş:

“Ruveybida kimdir?”

Cevap kısa, fakat anlamı derin:

“Toplumun meselelerine karışan, cahil ve liyakatsiz kimse.”

Bugün etrafımıza baktığımızda bu tarifin izlerini görmek hiç de zor değil.

Sabah gözümüzü açıyoruz.

Daha çayımız demlenmeden telefonu elimize alıyoruz.

Bir bakıyoruz, herkes her şeyi biliyor.

Biri ekonomiyi anlatıyor.

Biri sağlığı.

Biri siyaseti.

Biri dini.

Biri aileyi.

Biri çocuk yetiştirmeyi…

Herkesin her konuda söyleyecek bir sözü var.

Ama nedense çok az insan,

“Ben bu konuyu bilmiyorum.”

diyor.

Oysa insanın söyleyebileceği en dürüst cümlelerden biridir bu.

“Bilmiyorum.”

İnsanı küçültmez.

Tam tersine, haddini bildiğini gösterir.

Fakat bugün “bilmiyorum” demek sanki bir eksiklik.

Her konuda fikir sahibi olmak ise bir meziyet gibi görülüyor.

Bir haber düşüyor önümüze.

Daha ne olduğunu anlamadan paylaşıyoruz.

Kaynağı neresi?

Kim söylemiş?

Bu bilgi doğru mu?

Bilen var mı?

Bunları sormadan gönderiyoruz.

Sonra bir bakıyoruz ki haber yalanmış.

Ama artık iş işten geçmiş.

Yalan, ışık hızıyla dolaşmış çoktan.

Doğru ise ağır ağır geliyor.

Onu araştırmak, okumak, anlamak gerekiyor.

Kimsenin de buna ayıracak sabrı kalmamış gibi.

Asıl acı olan ise bazen gerçeği söyleyen insanın yalnız kalması.

Sesi kısılıyor.

İtibarı zedeleniyor.

Sözü değersizleştiriliyor.

Bir süre sonra o da susuyor.

Ama yalan söyleyen hâlâ konuşuyor.

Hatta daha yüksek sesle.

Çünkü kimse ona,

“Dur. Hesap ver.”

demiyor.

Bir de emin olanla hain olan meselesi var.

İşini sessizce yapan bir insan düşünün.

Emeği var.

Tecrübesi var.

Sözü var.

Ama sesi fazla çıkmıyor.

Kendisini göstermek için uğraşmıyor.

Her ortamda öne atılmıyor.

Bir de başka biri var.

Her yerde görünmek istiyor.

Konuşuyor, konuşuyor, hiç susmuyor.

Bilgisi sınırlı olabilir ama özgüveni oldukça yüksek.

Nedense bazen ikinci kişiye daha çok güveniyoruz.

İlkini ise fark etmiyoruz bile.

Sessizlik, çağımızda neredeyse beceriksizlik gibi görülüyor.

Oysa insanın yaptığı işe güvenmesi için sürekli kendisini anlatması gerekmez.

Bir işyeri düşünün.

Bir tarafta yıllardır işini hakkıyla yapan biri var.

Diğer tarafta yaptığı işten çok kendisini anlatmayı bilen biri.

Biri emek veriyor.

Diğeri görünür oluyor.

Biri işini düşünüyor.

Diğeri kendisini.

Ve bazen terfi eden, ne yazık ki emeği değil gösterişi temsil ediyor.

Oysa gerçek emek çoğu zaman sessizdir.

Gerçek ustalık kendisini bağırarak anlatmaz.

Gerçek liyakat, her gün kendisini ispat etmek için kürsü aramaz.

Çünkü gerçekten bilen insan, bilmediği yerin de farkındadır.

Liyakat diye bir kelimemiz var.

Güzel bir kelime.

Fakat hayatımızda karşılığını bulmak giderek zorlaşıyor.

Onun yerine tanıdıklık geliyor.

Yakınlık geliyor.

Sadakat geliyor.

Bazen yalnızca görünür olmak yetiyor.

Liyakat susuyor, gösteriş konuşuyor.

Bunu sadece büyük makam ve mevkilerde aramaya da gerek yok.

Bir çay sohbetinde bile karşımıza çıkıyor.

Konu ekonomiye geliyor, herkes ekonomist.

Sağlık konuşuluyor, herkes doktor.

Çocuk terbiyesi konuşuluyor, herkes pedagog.

Siyaset konuşuluyor, herkes uzman.

Din konuşuluyor, herkes âlim.

Çoğu zaman cümlenin başında da şu var:

“Benim bir tanıdığım var…”

Sonrası zaten geliyor.

Ama kimse,

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

diye sormuyor.

Belki de asıl mesele burada.

Ruveybida sadece uzakta gördüğümüz bir tip değil.

Hepimizin içinde, sırası geldiğinde ortaya çıkabilen bir hâl.

Bazen bilmediğimiz bir konuda konuştuğumuzda…

Bazen sadece çok kişi söylüyor diye inandığımızda…

Bazen de bir insanı bilgisiyle değil, görünürlüğüyle değerlendirdiğimizde…

Gelelim ruveybidaya.

Hadis-i Şerif’teki tarif nettir: Cahil ve liyakatsiz bir kimse.

Fakat bugün ruveybidanın görünüşü değişmiş olabilir.

Artık sadece bir köşede oturup konuşmuyor.

Ekranda.

Mikrofonda.

Kameranın karşısında.

Her konuda söz sahibi.

Ekonomiden aileye…

Sağlıktan dine…

Siyasetten eğitime…

Bir konu açılıyor ve hemen konuşmaya başlıyor.

O alanda geçirdiği yıllar yok.

Tecrübesi yok.

Emeği yok.

Ama kamerası var.

Mikrofonu var.

Ve sesi çok emin.

İnsan da burada yanılıyor.

Çünkü emin konuşmayı, doğru konuşmak zannediyoruz.

Oysa ikisi aynı şey değil.

Gerçekten bilen insan bazen durur.

Araştırır.

Düşünür.

Kaynağa bakar.

Ve sonunda,

“Bilmiyorum.”

diyebilir.

Ama bu cümle pek ilgi çekmez.

Kimse “Bilmiyorum” diyen birinin peşinden koşmaz.

Kesin konuşan daha çok dinlenir.

Kendinden emin olan daha çok izlenir.

Her soruya cevabı olan daha çok paylaşılır.

İşin düşündürücü tarafı da burada.

Ruveybida kendisini ruveybida olarak görmez.

Ona göre sorun hep başkasındadır.

Kendisi bilgili olduğunu düşünür.

Kendisi haklıdır.

Eleştiri geldiğinde de çoğu zaman,

“Beni çekemiyorlar.”

der.

Ama aynaya bakmak kolay değildir.

İnsan başkasının hatasını görmekte çok başarılıdır.

Kendi hatasına gelince biraz zorlanır.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken birkaç soru var:

“Bilmediğim bir konuda konuşuyor muyum?”

“Sırf çok kişi söylüyor diye bir şeye inanıyor muyum?”

“Bir insanı bilgisiyle değil, görünürlüğüyle mi değerlendiriyorum?”

“Doğruyu söyleyen sessiz olduğu için onu duymuyor olabilir miyim?”

Bunlar kolay sorular değil.

Ama gerekli.

Çünkü üzerinden bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen bu Hadis-i Şerif’in işaret ettiği tehlike hâlâ karşımızda.

İnsanın okurken ürpermemesi zor.

Sanki bugün söylenmiş gibi.

Peki ne yapmalı?

“Eskiden böyle değildi.” demek bir şeyi değiştirmiyor.

Her çağın kendi imtihanı var.

Her çağın da kendi ruveybidaları…

Bizim yapabileceğimiz ise belli.

Hemen inanmamak.

Hemen paylaşmamak.

Hemen hüküm vermemek.

Bir haber gördüğümüzde kaynağına bakmak.

“Kim söylüyor?”

“Nereden biliyor?”

“Bu konuda gerçekten bilgisi ve tecrübesi var mı?”

“Söylediğinin bir sorumluluğunu taşıyor mu?”

Bazen bu soruları sormak bile yeter.

Bir haberi paylaşmadan önce bir nefes almak…

Bir tavsiyeyi uygulamadan önce araştırmak…

Bir insanı yargılamadan önce biraz daha düşünmek…

Ve en önemlisi, kendimize de aynı soruları sormak.

“Ben şu anda neyi, neden söylüyorum?”

Belki de en zor soru bu.

Çünkü başkasını eleştirmek kolay.

Kendimizi sorgulamak zor.

Bu yüzden ruveybida çağında yapılacak ilk şey, başkasını teşhis etmek değil, kendimizi kontrol etmek.

Bilmediğimiz yerde susabilmek.

Yanlış bildiğimizi kabul edebilmek.

Gerekirse,

“Bilmiyorum, araştırayım.”

diyebilmek.

Bunda utanılacak hiçbir şey yok.

Aksine, belki de bugün en çok ihtiyacımız olan ahlâk tam olarak bu.

Çünkü bilgi çok.

Ama hikmet az.

Ses çok.

Ama hakikat bazen sessiz.

Görüntü çok.

Ama gerçeklik her zaman görünür değil.

Herkesin konuştuğu bir çağda, doğru insanı dinlemeyi öğrenmek gerekiyor.

Kimse bize doğruyu hazır bir şekilde sunmayacak.

Onu aramak bize düşüyor.

Zor bir iş.

Ama başka yolu da yok.

Belki de bazen telefonu bir kenara bırakmak, ekranın sesini kısmak ve kendi vicdanımızı dinlemek gerekiyor.

Çünkü kalabalığın sesi her zaman hakikatin sesi değildir.

Bazen hakikat, herkes sustuğunda duyulur.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER