Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Atatürk Olsaydı Ne Yapardı?

Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” sürecini, yeni hukuk düzenlemesini ve bunun gelecekte doğuracağı sonuçları tartışıyor.

Bu tartışmada herkes kendi Atatürk’ünü konuşuyor.

Kimi, “Atatürk olsaydı teröristle asla görüşmezdi, hepsini imha ederdi” diyor.

Kimi ise Millî Mücadele yıllarında farklı silahlı güçlerle kurulan ilişkileri göstererek bugünkü sürece tarihî bir meşruiyet arıyor.

Ben ise meseleye başka bir yerden bakıyorum.

Atatürk’ün 2026’da ne yapacağını tahmin etmeye çalışmak yerine, Atatürk’ün devlet yönetiminde benzer meseleler karşısında ne yaptığına bakalım.

Çünkü elimizde bunun için çok önemli bir tarihî belge var:

9 Mayıs 1928 tarihli ve 1239 sayılı Kanun.

Şark Mıntıkasında Muayyen Vilâyet ve Kazalardaki Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun…

Şeyh Said İsyanı bastırılmıştı.

İsyanın lider kadrosu idam edilmişti.

Devlet, bölgede otoritesini yeniden tesis etmişti.

Ve bundan yalnızca üç yıl sonra Cumhuriyet yönetimi, dağda veya firarda bulunan bazı kişilerin yeniden devletin hukuk düzenine dönmesini kolaylaştıracak bir hukuk mekanizması oluşturdu.

Şimdi buraya dikkat!

Çünkü bugün yapılan tartışmanın en önemli noktalarından biri tam da burasıdır.

ŞEYH SAİD İSYANINI BASTIRAN DEVLET, ÜÇ YIL SONRA NEDEN TESLİMİ KOLAYLAŞTIRDI?

Çünkü devlet aklı yalnızca cezalandırmak değildir.

Devlet aklı gerektiğinde sertleşir.

Gerektiğinde silahlı isyanı bastırır.

Ama silahlar sustuktan sonra, elinde silah olmayan insanı sonsuza kadar dağın içinde tutmanın da devlet menfaatine olmadığını bilir.

1928 tarihli 1239 sayılı Kanun’un gerekçesinde çok önemli bir tespit vardı.

Daha önce teslim olan firariler hakkında hemen dava açılıp tutuklama yoluna gidilmesinin, diğer firarilerin teslim olma düşüncesini olumsuz etkilediği görülmüştü.

Yani devlet şunu fark etmişti:

**“Teslim ol” diyorsun ama teslim olanı hemen hapse atıyorsan, dağdaki adam neden teslim olsun?

İşte hukuk burada devreye giriyordu.**

Kanunun amacı bir genel af çıkarmak değildi.

Devletin otoritesini ortadan kaldıran silahlı mücadeleyi meşrulaştırmak hiç değildi.

Tam tersine…

Silahı bırak, devlete sığın, hukuk düzenine dön ve yeniden suç işlemezsen geçmişinle ilgili sana bir çıkış yolu açayım.

Mantık buydu.

Üstelik bunun bir şartı vardı.

Firariler belirlenen süre içerisinde devlete sığınmazlarsa bu imkândan yararlanamayacaktı.

Yani devlet hem kapıyı açıyor hem de şartını koyuyordu.

Bugünün diliyle söyleyelim:

Devlete dönersen yol var.

Silaha dönersen yok.

İşte devlet aklı budur.

1928’DEN 2026’YA…

Şimdi gelelim bugüne.

10 Ağustos 2026’da TBMM tarafından kabul edilen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun üzerinden yürütülen tartışmanın da temelinde benzer bir mantık bulunuyor.

Elbette iki kanun aynı değil.

Biri 1928’in şartlarında ortaya çıktı.

Diğeri 2026 Türkiye’sinin çok daha karmaşık güvenlik, hukuk ve jeopolitik şartlarında hazırlanıyor.

Ancak devlet mantığı bakımından dikkat çekici bir benzerlik var.

Bugünkü düzenlemede de hukukî kolaylık, silahın ve örgütsel yapının devamına değil, silahların bırakılması ve örgütsel yapının sona erdirilmesi sonrasına bağlanıyor.

İşte kritik nokta budur.

Benim için de tartışmanın merkezinde burası olmalıdır.

Çünkü mesele sadece “Af mı geliyor?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Devlet bunun karşılığında ne kazanıyor?

Silahlar tamamen teslim ediliyor mu?

Örgütsel yapı gerçekten sona eriyor mu?

Sınır ötesindeki bağlantılar bitiyor mu?

Başka bir isim altında yeni bir yapılanmaya izin veriliyor mu?

Devletin dışında ikinci bir silahlı güç merkezi oluşmasına müsaade ediliyor mu?

Eğer bunların cevabı “hayır” ise, o zaman ortada çok ciddi bir devlet meselesi vardır.

Ama devletin karşısına silah bırakan, örgütsel bağını koparan ve hukuk düzenine dönen insan için kontrollü bir hukuk yolu açılıyorsa bunun Cumhuriyet tarihimizde örnekleri vardır.

AMA ÇOK ÖNEMLİ BİR AYRINTI VAR

1928 örneğini bugüne getirirken yapılabilecek en büyük hata, iki dönemi birebir aynı kabul etmektir.

Aynı değiller.

Şeyh Said İsyanı yerel bir isyandı.

Bugünkü PKK meselesi ise Irak ve Suriye başta olmak üzere sınır ötesi bağlantıları bulunan, uluslararası aktörlerin müdahil olduğu çok daha karmaşık bir güvenlik problemidir.

Dolayısıyla 1239 sayılı Kanun bugüne kopyalanacak bir şablon değildir.

Ama bize bir devlet ölçüsü verir.

Atatürk dönemindeki hukukî yumuşama, silahlı otoriteyi yaşatmak için değil, silahlı tehdidi sona erdirmek için kullanılmıştır.

Aradaki fark budur.

TOPAL OSMAN MESELESİ DE BURADA ÖNEMLİ

Atatürk döneminin devlet anlayışını anlamak istiyorsak yalnızca Şeyh Said örneğine bakmak yetmez.

Topal Osman hadisesine de bakmamız gerekir.

Topal Osman, Millî Mücadele döneminde güçlü bir yerel silahlı yapının başındaki isimdi.

Mustafa Kemal, başlangıçta bu gücü devletin karşısına dikmek yerine Millî Mücadele’nin emrine aldı.

Giresun gönüllüleriyle mücadele etti.

Devletin yanında savaştı.

Ancak mesele burada bitmedi.

Ali Şükrü Bey cinayeti sonrasında devletin hukuk düzeni ile Topal Osman ve çevresi karşı karşıya geldi.

Ve devlet, dün kendisine hizmet etmiş olan silahlı bir gücün bugün devletin üzerinde bir güç haline gelmesine izin vermedi.

Buradan çıkarılması gereken ders çok açıktır:

Devlet ihtiyaç duyduğunda bir silahlı gücü kendi emrine alabilir; fakat o gücün devletten bağımsız bir egemenlik alanı oluşturmasına izin vermez.

Dün devletin yanında duran güç, bugün devletin üzerine çıkamaz.

DEMİRCİ MEHMET EFE ÖRNEĞİ

Demirci Mehmet Efe de aynı açıdan değerlendirilmelidir.

Millî Mücadele’nin ilk döneminde onun silahlı gücünden yararlanıldı.

Ancak düzenli ordu kurulduğunda Türkiye Cumhuriyeti, kendi dışında bağımsız silahlı güçlerin devam etmesine izin vermedi.

Kuvvetleri dağıtıldı.

Daha sonra ise Demirci Mehmet Efe devlete sığındı ve affedildi.

Buradaki temel prensip yine aynı:

Önce silahlı güç ortadan kalktı, sonra kişiye dönüş yolu açıldı.

Affedilen silahlı yapı değildi.

Affedilen insandı.

Bu ayrımı bugün de yapmak zorundayız.

ATATÜRK’Ü SADECE SERTLİK ÜZERİNDEN OKUMAK DA YANLIŞTIR

Atatürk döneminde devletin sertliği de vardır.

Şeyh Said İsyanı’nın bastırılması vardır.

Menemen sonrasında uygulanan ağır tedbirler vardır.

Dersim 1937-1938 politikaları vardır.

Bunları yok sayarak Atatürk’ü yalnızca “uzlaşmacı” bir devlet adamı gibi göstermek tarihî gerçeklikle bağdaşmaz.

Ama bunun tam tersini yapmak da aynı derecede yanlıştır.

Atatürk’ün devlet anlayışı sadece “vur, kır, yok et” anlayışından ibaret değildir.

Devlet gerektiğinde serttir.

Ama devlet aynı zamanda sonuç almak zorundadır.

Silahlı tehdidi bitirdikten sonra insanları yeniden hukuk düzenine kazandırmak da devlet yönetiminin bir parçasıdır.

İşte 1239 sayılı Kanun bunun somut örneklerinden biridir.

O HALDE ATATÜRK OLSAYDI NE YAPARDI?

Bence yanlış soru budur.

Çünkü 1938’de hayatını kaybeden Mustafa Kemal Atatürk’ün 2026 yılındaki PKK, Suriye, Irak, YPG, ABD, uluslararası hukuk ve bugünkü Türkiye şartlarında hangi maddeye nasıl yaklaşacağını kesin bir dille söylemek mümkün değildir.

Ama bildiğimiz bir şey var.

Atatürk’ün devlet anlayışını tarihinden okuyabiliriz.

Atatürk’ün döneminde silahlı isyan karşısında devlet geri adım atmamıştır.

Ama silahını bırakan kişiye de devletin hukuk düzenine dönüş kapısı tamamen kapatılmamıştır.

Millî Mücadele’de farklı silahlı güçlerden yararlanılmıştır.

Ama hiç kimseye devletin üzerinde bir güç olma hakkı verilmemiştir.

Devlete hizmet eden silahlı aktör, gerektiğinde devletin hukukuna tabi tutulmuştur.

Bence bugün tartışmamız gereken temel mesele tam olarak budur.

Terörsüz Türkiye olacaksa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin otoritesi daha da güçlenmelidir.

Silah tamamen bırakılmalıdır.

Örgütsel yapı gerçekten sona ermelidir.

Devlet dışında hiçbir silahlı güç merkezi kalmamalıdır.

Hiçbir örgüt liderine, hiçbir yapıya, hiçbir gruba devlet üzerinde ayrıcalıklı bir konum verilmemelidir.

İnsanlar birey olarak hukuk düzenine dönebilir.

Ama örgüt, devletin karşısında ayrı bir aktör olarak yaşayamaz.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temel meselesi sadece terörün bitmesi değildir.

Asıl mesele, devletin egemenliğinin tartışmasız hale gelmesidir.

BİZİM ÖLÇÜMÜZ ATATÜRK’ÜN İSMİ DEĞİL, DEVLET AKLIDIR

Bugün birileri Atatürk’ü kullanarak her türlü hukukî düzenlemeye karşı çıkabilir.

Bir başkası da Atatürk’ü kullanarak her türlü açılımı meşrulaştırabilir.

Ben ikisine de katılmıyorum.

Atatürk’ü slogan olarak değil, devlet aklı olarak okumak gerekir.

Çünkü mesele “Atatürk bugün olsaydı ne yapardı?” sorusundan daha büyüktür.

Mesele şudur:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapmalıdır?

Cevap bence nettir.

Terör bitecek.

Silah bitecek.

Örgütsel yapı bitecek.

Devletin dışında silahlı güç kalmayacak.

Türkiye’nin üniter yapısı tartışma konusu olmayacak.

Türk milletinin ortak vatandaşlık bağı zedelenmeyecek.

Devletin egemenliği bölünmeyecek.

Ama silahı bırakıp hukuk düzenine dönen insan için de hukuk içerisinde bir gelecek kurulabilecektir.

Çünkü güçlü devlet sadece cezalandıran devlet değildir.

Güçlü devlet, gerektiğinde savaşır; gerektiğinde teslim alır; gerektiğinde affeder.

Fakat hiçbir zaman egemenliğini paylaşmaz.

Benim Atatürk’ten ve Cumhuriyet tarihinden çıkardığım en önemli ders budur:

İnsan kazanılabilir.

Silah bırakılabilir.

Geçmişle hesaplaşılabilir.

Ama…

Devletin egemenliği pazarlık konusu yapılamaz.

Türkiye’nin kırmızı çizgisi de tam olarak burası olmalıdır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER