Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Değil, Ondan Sonraki Yapı Sorgulanmalı

Türkiye’de bazı meseleleri konuşurken sadece cesur olmak yetmez.

Aynı zamanda adaletli, dikkatli ve hakkaniyetli olmak gerekir.

Çünkü bugün tartıştığımız mesele yalnızca bir cemaat meselesi değildir.

Bir tarafta Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin şahsiyeti ve hayatı var.

Diğer tarafta onun vefatından sonra ortaya çıkan ve yıllar içerisinde büyüyen bir yapı var.

Bir tarafta Kur’an öğretmek için ömrünü ortaya koyan bir ilim ve irfan insanı var.

Diğer tarafta bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ciddi bir soruşturmanın konusu olan iddialar var.

İşte bu ikisini birbirine karıştırmak, hem tarihe hem hukuka hem de adalete haksızlık olur.

Benim tavrım nettir:

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri ile onun vefatından sonra oluşan yapılanmayı aynı kefeye koymam.

Hatta daha açık söyleyeyim:

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri hakkında olumsuz bir hüküm kurulmasını doğru bulmuyorum.

Çünkü onun hayatına baktığımızda karşımıza Balkan Türklerinin evladı, bir ilim insanı ve ömrünü Kur’an öğretmeye adamış bir şahsiyet çıkıyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de onun 1888 yılında Silistre’nin Hezargrad bölgesinde doğduğu, Nakşibendî-Müceddidî geleneğine mensup olduğu ve ailesinin Hz. Peygamber soyuna dayandığının kabul edildiği aktarılıyor.

Dolayısıyla önce insanı, sonra yapıyı birbirinden ayıracağız.

Çünkü bir insanın hayatı başka, o insanın ölümünden sonra adına oluşturulan yapı başka şeydir.

Ve benim asıl sorum tam burada başlıyor:

1959’dan sonra ne oldu?

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ’NİN MESELESİ KUR’AN’DI

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin hayatına baktığımız zaman temel gayesini görmek zor değildir.

Kur’an öğretmek.

Dinî eğitimin ciddi biçimde kısıtlandığı dönemlerde talebe yetiştirmek ve Kur’an öğretmek için mücadele etti.

Özellikle Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde dinî eğitimin karşı karşıya kaldığı ağır şartlar içerisinde bu faaliyetlerini sürdürmesi, onun hayatının önemli bir bölümünü oluşturdu.

Benim itirazım buna değil.

Tam tersine…

Kur’an öğretmek için mücadele eden bir ilim ve irfan insanını, daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan bütün tartışmaların içine çekmek doğru değildir.

Balkan Türklerinin bir evladı olarak onun tarihî şahsiyetini de ayrıca değerlendirmek gerekir.

O, kendi döneminde yaşamış bir insandır.

Kendi mücadelesini vermiştir.

1959 yılında vefat etmiştir.

Ve tam da bundan sonra yeni bir dönem başlamıştır.

İşte Türkiye’nin asıl araştırması gereken yer burasıdır.

1959’DAN SONRA NE DEĞİŞTİ?

Bir insanın vefatından sonra onun çevresinde oluşan yapı zaman içerisinde büyüyebilir.

Yeni insanlar gelir.

Yeni kurumlar kurulur.

Yeni ekonomik ilişkiler ortaya çıkar.

Yeni siyasi bağlantılar oluşabilir.

Yeni bir organizasyon anlayışı gelişebilir.

Bunların tamamı doğal olarak araştırılabilir.

Fakat burada yapılması gereken en önemli şey şudur:

Kurucu şahsiyet ile sonraki yapılanmayı birbirinden ayırmak.

Kur’an hizmeti başka şeydir.

Yurt işletmek başka şeydir.

Dernek başka şeydir.

Şirket başka şeydir.

Ekonomik organizasyon başka şeydir.

Siyasi ilişki başka şeydir.

Örgütsel yapı iddiası ise bambaşka bir şeydir.

Bunların tamamını tek bir kelimeyle açıklamaya kalkarsak, gerçeği göremeyiz.

Bugün tartışmamız gereken de tam olarak budur:

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin vefatından sonra bu yapı nasıl dönüştü?

Kimler tarafından yönetildi?

Hangi kurumlar oluşturuldu?

Ekonomik yapı nasıl büyüdü?

Siyasetle ilişkiler hangi dönemlerde nasıl gelişti?

Devletle ilişkiler nasıl şekillendi?

Ve bugün gelinen noktanın geçmişteki hangi gelişmelerle bağlantısı var?

Bunlar araştırılmalıdır.

GLADYO DÖNEMİ DE ARAŞTIRILMALIDIR

Türkiye’nin yakın tarihini 1959’dan itibaren değerlendiriyorsak, Soğuk Savaş dönemini görmezden gelemeyiz.

27 Mayıs…

12 Mart…

12 Eylül…

28 Şubat…

15 Temmuz…

Bunların hiçbirini yalnızca siyasi partilerin birbirleriyle mücadelesi olarak okuyamayız.

Soğuk Savaş’ın güvenlik anlayışı…

NATO’nun bölgesel yapılanmaları…

Kontrgerilla tartışmaları…

İstihbarat faaliyetleri…

Dış müdahaleler…

Devlet içerisindeki farklı güç odakları…

Bütün bunlar Türkiye’nin yakın tarihinin parçalarıdır.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

Türkiye’de hangi yapıların, hangi dönemlerde, kimler tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığı araştırılmalıdır.

Sağcı mı?

Solcu mu?

Milliyetçi mi?

İslamcı mı?

Laik mi?

Alevi mi?

Sünni mi?

Bunların hiçbirisi tek başına açıklama değildir.

Türkiye’de toplumun farklı kesimlerinin birbirine düşürüldüğü dönemleri yalnızca toplumsal gerilimlerle açıklamak eksik kalır.

Devlet arşivleri açılmalıdır.

İstihbarat kayıtları incelenmelidir.

Para trafiği araştırılmalıdır.

Siyasi bağlantılar ortaya çıkarılmalıdır.

Ve en önemlisi şu soru sorulmalıdır:

Kim, hangi dönemde kimi neden destekledi?

Türkiye bu sorunun cevabını bulmadan kendi yakın tarihini tam anlamıyla anlayamaz.

BUGÜN DOSYANIN MERKEZİNDE ALİHAN KURİŞ VAR

Bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca geçmişten ve iddialardan söz etmiyoruz.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü somut bir soruşturma var.

Kamuoyuna yansıyan bilgilerde soruşturmanın merkezinde Alihan Kuriş ve başka şüpheliler bulunuyor.

Burada özellikle hukuki bir sınırı korumak zorundayız.

Bir soruşturmada adı geçen kişi, mahkeme tarafından kesinleşmiş bir hüküm verilmeden suçlu ilan edilemez.

Ancak soruşturmanın konusu olan iddialar da görmezden gelinemez.

13 Ağustos 2026 tarihinde 17 ilde operasyon gerçekleştirildiği, Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 38 kişinin gözaltına alındığı ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre 32 kişinin tutuklandığı bildirildi.

Bundan sonra yapılması gereken bellidir:

İddialar delilleriyle ortaya konulmalı.

Savcılık soruşturmasını tamamlamalı.

Mahkeme varsa suçun ne olduğunu, kimlerin sorumlu olduğunu ve hangi delillerin bulunduğunu hukuk çerçevesinde değerlendirmelidir.

Çünkü devletin görevi insanları peşinen suçlu ilan etmek değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Ama buradan şu soruyu sormamız da son derece doğaldır:

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin vefatından sonra başlayan süreç nasıl oldu da bugün bu kadar büyük bir soruşturmanın konusu haline geldi?

İşte asıl mesele budur.

200 KİLOGRAM KÜLÇE ALTIN VE 1 MİLYAR 347 MİLYON LİRALIK SORU

Soruşturma kapsamında kamuoyuna yansıyan en dikkat çekici başlıklardan biri de yaklaşık 200 kilogram külçe altın bulunduğu iddiasıdır.

Bu altının piyasa değerinin yaklaşık 1 milyar 347 milyon TL olduğu bildirildi.

Şimdi burada gazetecinin soracağı soru bellidir:

Bu servetin kaynağı nedir?

Kimindir?

Nasıl elde edilmiştir?

Hangi ekonomik faaliyetlerden doğmuştur?

Hangi şirketlerle bağlantılıdır?

Banka hareketleriyle nasıl örtüşmektedir?

Vergisel ve ticari kayıtlarla açıklanabiliyor mudur?

Bunların tamamı araştırılmalıdır.

Ama burada da hukuk sınırını koruyacağız.

Bir yerde yüksek miktarda para veya altın bulunması tek başına suçun kesin kanıtı değildir.

Ancak böyle büyük bir servetin kaynağının araştırılması da devlet açısından son derece normaldir.

Son sözü gazeteci değil, savcılık ve mahkeme söyleyecektir.

66,2 MİLYAR LİRALIK İŞLEM HACMİ

Bir diğer dikkat çekici rakam ise 66,2 milyar TL.

Fakat burada da kamuoyunun yanlış yönlendirilmemesi gerekir.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre MASAK raporunda Güleryüz Kuyumculuk’un 2017-2026 dönemindeki toplam bankacılık işlem hacminin 66,2 milyar TL’yi aştığı aktarılıyor.

Bu rakam:

“Örgütün kasasında 66,2 milyar TL bulundu” anlamına gelmez.

Bu, bankacılık işlem hacmidir.

Yine rapora yansıdığı belirtilen 26,2 milyar TL’nin üzerindeki nakit yatırma ve 4,4 milyar TL’nin üzerindeki nakit çekme hareketleri de ayrıca incelenmelidir.

Burada yapılacak iş bellidir:

Paranın kaynağı araştırılacak.

Hangi işlemlerden geçtiği ortaya çıkarılacak.

Ticari gerekçesi incelenecek.

Vergi kayıtlarıyla karşılaştırılacak.

Şirketler arasındaki ilişkiler ortaya konulacak.

Ve varsa hukuka aykırı işlemler delilleriyle tespit edilecektir.

Çünkü büyük para tek başına suç değildir.

Ama açıklanamayan para hareketleri varsa, devletin bunları araştırması gerekir.

ARİF AHMET DENİZOLGUN’UN ÖLÜMÜ NEDEN YENİDEN GÜNDEMDE?

Dosyanın belki de en hassas noktalarından biri budur.

Arif Ahmet Denizolgun…

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin torunu.

Eski Ulaştırma Bakanı.

2016 yılında, 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık iki ay sonra Beykoz’daki çiftliğinde hayatını kaybetti.

Bugün bu ölümün yeniden soruşturma konusu olması da ayrıca dikkat çekicidir.

Fakat burada çok açık bir çizgi çekiyorum:

Ben “Arif Ahmet Denizolgun zehirlendi” diyemem.

Çünkü böyle kesin bir hüküm verebilmek için kesinleşmiş adli bulgular gerekir.

Ama şu soruların sorulmasına da kimse engel olamaz:

Zehirlenme ihtimali araştırıldı mı?

Toksikolojik incelemeler yeterli miydi?

Olay yeri bütün yönleriyle incelendi mi?

Ölüm zamanı kesin olarak belirlendi mi?

Kamera kayıtları incelendi mi?

Telefon görüşmeleri araştırıldı mı?

Ölümden önceki temasları incelendi mi?

Olay sırasında orada bulunan herkesin ifadesi alındı mı?

Ve en önemlisi:

Bu ölüm gerçekten doğal bir ölüm müydü?

Benim söylediğim “zehirlendi” değildir.

Benim söylediğim şudur:

Eğer ortada şüphe varsa, bu şüphe bilimsel ve adli yöntemlerle tamamen ortadan kaldırılmalıdır.

Çünkü bir insanın ölümü söz konusuysa, devletin görevi şüpheyi büyütmek değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.

15 TEMMUZ’DAN SONRAKİ TÜRKİYE’Yİ DE HESABA KATMAK ZORUNDAYIZ

15 Temmuz 2016…

Türkiye’nin devlet yapısında büyük bir kırılma yaşandı.

FETÖ’nün devlet içerisindeki yapılanmasına yönelik kapsamlı operasyonlar başladı.

Yıllardır konuşulmayan birçok dosya yeniden gündeme geldi.

Devletin farklı yapılanmalarla ilişkileri yeniden sorgulanmaya başladı.

Şimdi Türkiye’nin yapması gereken geçmişi bugünün siyasi tartışmalarına göre değil, devlet aklıyla yeniden incelemektir.

Bugünün şirketinin geçmişteki bağlantısı olabilir.

Bugünün yöneticisinin geçmişte başka ilişkileri olabilir.

Bugünkü ekonomik yapının yıllar önce kurulmuş bağlantıları olabilir.

Bunların tamamı araştırılabilir.

Ama araştırmanın ölçüsü siyasi aidiyet değil, delil ve hukuk olmalıdır.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ’Nİ BU DOSYANIN İÇİNE ÇEKMEYİN

Burada tekrar başa dönüyorum.

Çünkü benim için en önemli nokta budur.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’ni bugün soruşturulan yapılanmayla özdeşleştirmeyin.

Bir insan 1959 yılında vefat etmişse, ondan yıllar sonra ortaya çıkan bütün ekonomik, siyasi ve örgütsel ilişkileri o insana yükleyemezsiniz.

Bu tarih açısından doğru değildir.

Bu hukuk açısından doğru değildir.

Bu vicdan açısından da doğru değildir.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin şahsiyeti ayrı değerlendirilmelidir.

Onun vefatından sonra oluşan yapı ise ayrı değerlendirilmelidir.

İnsanı değil, sistemi sorgulayın.

Geçmişi değil, delili konuşun.

İnancı değil, varsa suç teşkil eden eylemi yargılayın.

Benim durduğum yer tam olarak burasıdır.

TARİKAT BAŞKA, CEMAAT BAŞKA, ŞİRKET BAŞKA, ÖRGÜT BAŞKA

Türkiye’de kavramları birbirine karıştırırsak hiçbir yere varamayız.

Tasavvuf başka şeydir.

Tarikat başka şeydir.

Cemaat başka şeydir.

Dernek başka şeydir.

Şirket başka şeydir.

Ekonomik organizasyon başka şeydir.

Örgüt ise hukuki anlamda bambaşka bir kavramdır.

Bir insanın inanç sahibi olması suç değildir.

Bir cemaatin varlığı tek başına suç değildir.

Bir şirketin büyümesi tek başına suç değildir.

Ancak herhangi bir yapı içerisinde suç işlenmişse, kim işlemişse onun hesabı hukuk önünde sorulur.

Ben tasavvufa karşı değilim.

Türk-İslam medeniyetinin büyük irfan geleneğini yok sayan anlayışı da doğru bulmuyorum.

Ancak hiçbir manevi gelenek, para ve güç ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanılamaz.

Din başka şeydir.

Dinin istismarı başka şeydir.

İman başka şeydir.

Güç tutkusu başka şeydir.

Ve bunları birbirine karıştırmamak zorundayız.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI OLAN ŞEY HESAPLAŞMA DEĞİL, HUKUKTUR

Türkiye artık geçmişiyle yüzleşmek zorundadır.

Ama bu yüzleşme siyasi intikamla yapılmamalıdır.

Devlet aklıyla yapılmalıdır.

FETÖ nasıl araştırıldıysa…

Gladyo ve kontrgerilla iddiaları nasıl araştırılmalıysa…

Faili meçhul cinayetler nasıl araştırılmalıysa…

Devlet-cemaat ilişkileri de aynı hukuk çerçevesinde araştırılmalıdır.

Ekonomik yapılar incelenmelidir.

Para trafiği incelenmelidir.

Siyasi bağlantılar incelenmelidir.

Devlet içerisindeki ilişkiler incelenmelidir.

Ama bir kesim suçlu ilan edilip diğer kesim korunmamalıdır.

Hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Çünkü devletin büyüklüğü, kime dokunduğuyla değil; herkese aynı ölçüyü uygulamasıyla ortaya çıkar.

GERÇEĞİ SAHTESİNDEN AYIRMAK ZORUNDAYIZ

Bugün Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’ni hedef almak kolaydır.

Fakat kolay olanı yapmak gazetecilik değildir.

Asıl mesele şudur:

Bir tarafta Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin şahsiyetine ve Kur’an hizmetine saygı göstereceğiz.

Diğer tarafta ise onun vefatından sonra ortaya çıkan yapının geçirdiği dönüşümü bütün yönleriyle araştıracağız.

1959’dan sonra ne oldu?

Kimler devreye girdi?

Yapı nasıl büyüdü?

Ekonomik kaynaklar nasıl oluştu?

Şirketler nasıl kuruldu?

Siyasetle ilişkiler nasıl gelişti?

Devletle ilişkiler hangi dönemlerde nasıl şekillendi?

Gladyo ve Soğuk Savaş döneminin etkileri oldu mu?

Bugün Alihan Kuriş ve diğer şüpheliler hakkında yürütülen soruşturmanın dayandığı deliller nelerdir?

Yaklaşık 200 kilogram külçe altının kaynağı nedir?

66,2 milyar liralık bankacılık işlem hacminin ekonomik karşılığı nedir?

Arif Ahmet Denizolgun’un 2016’daki ölümü bütün yönleriyle araştırılmış mıdır?

Varsa şüpheler hangi bilimsel verilerle ortadan kaldırılmıştır?

Bunların hepsi cevaplanmalıdır.

Ama bunu yaparken bir gerçeği de asla unutmamalıyız:

Bir yapıda suç işleyen insanlar olabilir.

Bir şirket soruşturulabilir.

Bir yönetici yargılanabilir.

Bir yapılanma hakkında ağır suçlamalar ortaya çıkabilir.

Ve mahkeme sonucunda suç sabit olursa gereken ceza verilir.

Fakat bundan dolayı Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin şahsiyetini kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.

Çünkü bir insanın ölümünden yıllar sonra ortaya çıkan her gelişmeyi o insana yüklemek adalet değildir.

İstismar edilen din, dini suçlu yapmaz.

Suç işleyen insanlar, bütün müminleri suçlu yapmaz.

Bir yapıdaki yanlışlar, o yapının kurucusunun bütün hayatını kirletmez.

Benim meselem Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri değil.

Benim meselem, onun vefatından sonra ne olduğudur.

Benim sorum budur.

1959’dan sonra ne oldu?

Türkiye artık bu sorunun cevabını delilleriyle, belgeleriyle ve hukuk içerisinde ortaya koymalıdır.

Çünkü devletin görevi bir inancı yargılamak değil…

Bir şahsiyeti karalamak değil…

Bir topluluğu toptan suçlamak değil…

Gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Ve gerçek ortaya çıktığında, kim suçluysa hesabını verir.

Kim masumsa aklanır.

İşte adalet dediğimiz şey de tam olarak budur.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER