İki Günlük Köşe Yazısı Dizisi – 2. Gün
12 Eylül’e giden yol ve Türkiye’nin bugün çıkarması gereken ders
Dün Türkiye’nin 1970’li yıllarına baktık.
Bugün ise o yılların bize bıraktığı en önemli sorunun peşinden gidelim:
Türkiye neden bu kadar kolay bölünebildi?
Çünkü mesele yalnızca silah değildi.
Mesele yalnızca sokak çatışmaları değildi.
Mesele yalnızca sağ-sol değildi.
Türkiye’nin bütün toplumsal fay hatları aynı dönemde hareketlendirildi.
Ve sonunda millet, birbirinden korkar hale getirildi.
İşte asıl tehlike buydu.
Ekonomik kriz de toplumsal mühendisliğin parçası haline gelebilir
1970’lerin sonuna geldiğimizde Türkiye yalnızca siyasi kriz yaşamıyordu.
Ekonomi de ağır bir darboğaz içerisindeydi.
Benzin kuyrukları…
Tüp gaz kuyrukları…
Karaborsa…
Stokçuluk…
Üretim sorunları…
İşsizlik…
Enflasyon…
Vatandaşın günlük hayatı artık siyasetin krizini doğrudan yaşıyordu.
Bir ülkede vatandaş hem sokağa çıkmaya korkuyor hem de evine ekmek götürmekte zorlanıyorsa, devletin meşruiyeti ve toplumun geleceğe olan güveni büyük yara alır.
İşte 1979’a gelindiğinde Türkiye böyle bir psikoloji içerisindeydi.
TÜSİAD ilanları
1979 yılında TÜSİAD’ın hükümeti eleştiren ve ekonomik politikaların değiştirilmesini isteyen gazete ilanları büyük yankı uyandırdı.
Ecevit bunu ağır bir siyasi baskı olarak değerlendirdi.
Bu tartışma, Türkiye’de siyaset ile büyük sermaye arasındaki gerilimi de görünür hale getirdi.
Fakat burada da tek taraflı düşünmemeliyiz.
Ekonomik kriz sadece bir hükümetin başarısızlığıyla açıklanamaz.
Dünyadaki petrol krizi, Türkiye’nin dış borç sorunları, üretim yapısındaki problemler ve siyasi istikrarsızlık birbirini besleyen unsurlardı.
Sonuçta Türkiye ekonomik olarak da köşeye sıkışmıştı.
Ve hemen ardından 24 Ocak 1980 kararları geldi.
Türkiye’nin ekonomik modeli önemli ölçüde değişmeye başladı.
Dış politika ve Kıbrıs
Ecevit’in dış politika çizgisi de Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde önemli tartışmalara yol açtı.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı bunun en önemli dönüm noktasıydı.
Türkiye’nin müdahalesinin ardından ABD’nin silah ambargosu geldi.
Ankara ile Washington arasındaki ilişkiler gerildi.
Türkiye farklı ekonomik ve diplomatik seçenekler aramaya başladı.
Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkiler geliştirildi.
Balkan ülkeleriyle temaslar artırıldı.
Türkiye’nin daha bağımsız hareket etmesi gerektiği düşüncesi güç kazandı.
Şimdi burada önemli bir ayrım yapalım.
“Ecevit bağımsız politika izledi, Batı da bu yüzden 12 Eylül’ü yaptı” demek, tarihsel olarak kanıtlanması gereken bir iddiayı kesin hüküm haline getirmek olur.
Bunu yapmayacağız.
Fakat Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki jeopolitik önemini de görmezden gelmeyeceğiz.
Çünkü Türkiye;
NATO’nun güneydoğu kanadındaydı.
Sovyetler Birliği’ne komşuydu.
Ortadoğu’nun kapısıydı.
Kıbrıs’ın garantörlerinden biriydi.
Boğazlara sahipti.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan istikrarsızlık hiçbir zaman sadece Türkiye’nin iç meselesi olarak görülmedi.
Ve 12 Eylül geldi
1979’un sonuna doğru Türkiye’de siyasi sistem artık ciddi bir tıkanma içerisindeydi.
Sokakta şiddet vardı.
Meclis’te cumhurbaşkanı seçilemiyordu.
Ekonomi ağır kriz içerisindeydi.
Toplum kutuplaşmıştı.
Devlete güven azalmıştı.
Ve 12 Eylül 1980 sabahı asker yönetime el koydu.
Darbeyle birlikte siyasi partiler kapatıldı.
Siyasetçiler tutuklandı.
Binlerce insan gözaltına alındı.
İşkenceler ve ağır insan hakları ihlalleri yaşandı.
Türkiye uzun yıllar boyunca askeri vesayetin gölgesinde kaldı.
Fakat bugün sadece 12 Eylül’ü lanetlemek yetmez.
12 Eylül’ü mümkün hale getiren şartları da anlamak zorundayız.
Çünkü tarih bize yalnızca ne olduğunu değil, neden olduğunu da öğretmek zorundadır.
Bugün bize düşen görev
İşte bu noktada geçmiş ile bugün arasında bağ kurmamız gerekiyor.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meseleler ne olursa olsun, geçmişte yaşananları hatırlamak zorundayız.
Çünkü yöntemler değişebilir.
Söylemler değişebilir.
Teknoloji değişebilir.
Fakat toplumları bölme yöntemi değişmeyebilir.
Bugün sosyal medya üzerinden yayılan bir yalan, dün kahvehanede yayılan bir söylentinin görevini üstlenebilir.
Dün sokakta insanları birbirine düşüren propaganda, bugün dijital ortamda milyonlarca kişiye aynı anda ulaşabilir.
Dün mezhep üzerinden yapılan kışkırtma, bugün başka bir kimlik üzerinden yapılabilir.
Dün sağ-sol denilen fay hattı, bugün başka bir toplumsal ayrışma üzerinden kullanılabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin artık çok önemli bir gerçeği anlaması gerekiyor:
Bizi birbirimize düşürmek isteyenlere karşı en büyük silahımız birbirimize güvenmektir.
Artık oyuna gelmeyelim
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel gücü sadece ordusu değildir.
Sadece ekonomisi değildir.
Sadece diplomasisi değildir.
Bu devletin en büyük gücü milletinin birliğidir.
Türk’üyle, Kürt’üyle…
Alevi’siyle, Sünni’siyle…
Sağcısıyla, solcusuyla…
Ülkücüsüyle, sosyalistiyle…
Muhafazakârıyla, demokratıyla…
Bu ülkenin bütün vatandaşları aynı devletin çatısı altındadır.
Ve hiç kimsenin siyasi görüşü, bu vatanın ortak sahibi olma hakkından daha değerli değildir.
Biz geçmişte birbirimizi dinlemedik.
Birbirimizi anlamadık.
Birbirimize düşman edildik.
Sonunda kazanan millet olmadı.
Kazanan Türkiye olmadı.
Kaybeden hepimiz olduk.
Artık aynı hatayı tekrarlamamalıyız.
Dışarıdan Türkiye’nin iç meselelerini kendi çıkarları için kullanmak isteyen çevreler olabilir.
Büyük devletlerin kendi çıkarları olabilir.
Bölgesel güçlerin hesapları olabilir.
Bunların hepsi uluslararası siyasetin gerçeğidir.
Fakat bizim yapmamız gereken bellidir:
Kendi aramızdaki sorunları başkalarının masasına taşımamak.
Kendi kardeşimizi başkasının düşmanı haline getirmemek.
Her siyasi tartışmayı bir beka krizine dönüştürmemek.
Her farklı düşünceyi ihanet olarak görmemek.
Ama aynı zamanda dışarıdan gelen her manipülasyonu da masum bir gelişme sanmamak.
Çünkü güçlü devlet, hem kendi içerisindeki farklılıkları yönetebilen hem de dışarıdan gelen hesapları okuyabilen devlettir.
Türkiye’nin yeni ortak akla ihtiyacı var
Bugün bize düşen görev geçmişin kamplaşmalarını yeniden üretmek değil, geçmişten ders çıkararak ortak bir Türkiye aklı oluşturmaktır.
Bizim birbirimizle yarışmamız normaldir.
Siyasi partiler yarışır.
Fikirler yarışır.
Projeler yarışır.
Ama Türkiye’nin bütünlüğü konusunda yarışmayız.
Çünkü orası ortak paydamızdır.
Bayrak ortak paydamızdır.
Vatan ortak paydamızdır.
Cumhuriyet ortak paydamızdır.
Devlet ortak paydamızdır.
Ve millet ortak paydamızdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, birbirine bağıran milyonlar değil;
birbirini dinleyen milyonlardır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, geçmişin hesaplaşmasını sonsuza kadar sürdürmek değil;
geçmişin acılarından geleceğin birlik anlayışını çıkarmaktır.
1970’lerin karanlığını bir daha yaşamamak istiyorsak, o dönemin en büyük dersini unutmamalıyız:
«Bir milleti dışarıdan yıkmak zor olabilir.
Ama o millet kendi içerisinde bölünürse, dışarıdan müdahale etmek çok daha kolaylaşır.»
İşte bu yüzden bugün hepimize düşen görev bellidir.
Türkiye’nin birliğini savunmak.
Cumhuriyetimizin ortak değerlerini korumak.
Devlet aklını ve hukuku güçlendirmek.
Farklılıklarımızı kavga sebebi değil, birlikte yaşamanın zenginliği olarak görmek.
Ve en önemlisi:
Dışarıdan yazılan senaryolarda figüran olmamak.
Çünkü biz geçmişte bunun bedelini çok ağır ödedik.
Artık ödememeliyiz.
Dün birbirimize düşürüldük.
Bugün birbirimize sahip çıkalım.
Çünkü Türkiye’nin geleceğini ne dış güçlerin hesapları ne de içerideki ayrıştırıcı siyaset belirlemelidir.
Türkiye’nin geleceğini, kendi milletinin ortak aklı, iradesi, birlik ve beraberliği belirlemelidir.

YORUMLAR