Bir düşünün…
Fransa’da yaşayan Türkler…
Almanya’da yaşayan Türkler…
Amerika’daki Türkler…
Suriye’deki Türkmenler…
Balkanlar’daki Türkler…
Kafkasya’daki Türkler…
Orta Asya’daki Türkler…
Milyonlarca insan…
Peki bu milyonlar nerede?
Neden sesleri gerektiği kadar duyulmuyor?
Neden başkaları kendi kimliği için masaya yumruğunu vururken, Türkler çoğu zaman kendi kimliğini savunurken bile birbirine “sen kimsin?” diye soruyor?
İşte asıl tokat burada!
Çünkü mesele Türklerin sayısının az olması değil.
Mesele Türklerin sahip olduğu insan gücünü siyasi, kültürel, ekonomik ve diplomatik bir güce dönüştürememesidir.
Nüfusunuz milyonlar olabilir.
Ama örgütlü değilseniz, milyonlarca insan sadece kalabalıktır.
BAŞKALARI LOBİ KURARKEN BİZ BİRBİRİMİZİ YARGILIYORUZ
Dünyada diaspora siyaseti diye bir gerçek var.
Devletler yalnızca sınırlarının içindeki nüfuslarıyla değil, sınırlarının dışında yaşayan vatandaşları ve soydaşlarıyla da ilgileniyor.
Kültürünü koruyan…
Dilini yaşatan…
Üniversitelerde araştırma merkezleri kuran…
Sivil toplum örgütleri oluşturan…
Medya üreten…
Siyasetçilerle ilişki kuran…
Kongreleri, parlamentoları ve kamuoyunu etkileyebilen topluluklar, nüfuslarının çok üzerinde bir görünürlük elde edebiliyor.
Biz ne yapıyoruz?
Bir Türk başka bir Türk’e:
“Sen hangi partilisin?”
diye soruyor.
“Sen Atatürkçü müsün?”
“Sen ülkücü müsün?”
“Sen muhafazakâr mısın?”
“Sen Alevi misin?”
“Sen Sünni misin?”
“Sen sağcı mısın?”
“Sen solcu musun?”
Sonra birbirimizi kategorilere ayırıyoruz.
Sonra birbirimizi sosyal medyada linç ediyoruz.
Sonra da dönüp:
“Türklerin dünyada neden ağırlığı yok?”
diye soruyoruz.
Nasıl olsun?
SURİYE MESELESİ BİZE ACI BİR DERS VERİYOR
Suriye örneğine bakalım.
Burada slogan değil, hukuk konuşacağız.
16 Ocak 2026 tarihli Suriye Cumhurbaşkanlığı’nın 13 sayılı kararıyla Kürtler Suriye halkının asli unsurlarından biri olarak tanımlandı; Kürtçe “ulusal dil” olarak kabul edildi ve Kürtçenin eğitimde kullanılmasına hukuki zemin oluşturuldu.
Ardından 2026-2027 eğitim döneminde Kürtçe seçmeli ders olarak okullarda uygulanmaya başladı ve Ağustos 2026’da bu kapsam genişletildi.
Ama dikkat!
“Kürtçe Suriye’nin resmî dili oldu” demek başka, “ulusal dil olarak tanındı” demek başka.
Hukukta kelimeler süs değildir.
Bir kelimenin bile devlet sistemi içerisinde karşılığı vardır.
İşte biz tam da bu nedenle duygusal sloganlarla değil, belgeyle konuşmalıyız.
Peki soruyorum:
Suriye Türkmenlerinin dil, eğitim ve kültürel hakları konusunda aynı kararlılıkla kim mücadele ediyor?
Kaç Türkmen okulunun durumu gündeme getiriliyor?
Kaç akademik çalışma yapılıyor?
Kaç uluslararası kuruluşun kapısı çalınıyor?
Kaç hukukçu bu dosyaları hazırlıyor?
Kaç diplomat bu meseleyi uluslararası platformlarda taşıyor?
Kaç medya kuruluşu bunu sürekli gündemde tutuyor?
İşte mesele budur.
Bir toplumun hakkı sadece nüfusuyla korunmaz.
Hakkını bilen, belgeleyen, örgütlenen ve diplomatik masaya taşıyan toplum hakkını görünür kılar.
TÜRK’ÜN EN BÜYÜK DÜŞMANI BAZEN TÜRK’ÜN KENDİSİDİR
Bunu söylemek zorundayım.
Çünkü artık kendimizi kandırmanın anlamı yok.
Biz yıllardır enerjimizi birbirimize harcıyoruz.
Bir Türk milliyetçisi çıkıyor…
Bir başka Türk ona:
“Sen yeterince milliyetçi değilsin.”
diyor.
Bir Atatürkçü çıkıyor…
Başka biri:
“Sen gerçek Atatürkçü değilsin.”
diyor.
Dindar biri çıkıyor…
Başka biri:
“Senin milliyetçiliğin yanlış.”
diyor.
Seküler biri çıkıyor…
Başka biri:
“Sen zaten Türk milliyetçisi olamazsın.”
diyor.
Ve böylece ortaya ne çıkıyor?
Birbirini tüketen milyonlarca insan!
Oysa bir milletin bütün fertlerinin aynı düşünmesi gerekmez.
Aynı partiye oy vermesi hiç gerekmez.
Aynı dünya görüşüne sahip olması da gerekmez.
Ama bir milletin ortak meseleleri konusunda ortak bir asgari müşterek oluşturması gerekir.
MESELE İSLAM DEĞİL, KİMLİĞİ İHMAL ETMEKTİR
Burada da açık konuşalım.
Türklerin İslam’a yönelmesi bir problem değildir.
İslam Türklerin tarihinin önemli bir parçasıdır.
Problem başka yerde.
Problem, dini kendi millî kimliğini küçümsemenin gerekçesi hâline getirmektir.
Türk Müslüman olabilir.
Hem de sonuna kadar Müslüman olabilir.
Ama aynı zamanda Türk tarihini bilebilir.
Türk dilini savunabilir.
Türk dünyasının meseleleriyle ilgilenebilir.
Türkmen’in hakkını savunabilir.
Kırım Tatarının acısını bilebilir.
Ahıska Türkünün sürgününü unutmayabilir.
Doğu Türkistan’daki Türklerin durumunu takip edebilir.
Balkan Türklerinin kültürel varlığı için mücadele edebilir.
Bunların hiçbiri İslam’a aykırı değildir.
Tam tersine mesele şudur:
Kendi milletini unutmadan inancını yaşamak.
Başkalarının millet sevgisine saygı gösterirken kendi millet sevginden utanmamak.
BAŞKALARININ MİLLİYETÇİLİĞİNE HAYRAN, KENDİ MİLLİYETÇİLİĞİNE DÜŞMAN!
İşte bizim üzerinde düşünmemiz gereken en acı çelişkilerden biri de budur.
Dünyanın başka yerlerinde insanlar kendi milletinin tarihini savunduğunda buna “ulusal bilinç” deniliyor.
Kendi dilini savunduğunda “kültürel hak” deniliyor.
Kendi diasporasını örgütlediğinde “sivil toplum” deniliyor.
Kendi tarihini dünyaya anlattığında “kamu diplomasisi” deniliyor.
Ama bir Türk çıkıp:
“Ben Türküm ve Türk milletinin tarihine, diline, kültürüne sahip çıkıyorum.”
dediğinde birileri hemen alarm veriyor.
Neden?
Kendi kimliğinden utanmak ilericilik değildir.
Başkasının kimliğine saygı göstermek güzeldir.
Ama bunun bedeli kendi kimliğini terk etmek değildir.
ARTIK BİRBİRİMİZİ DEĞİL, KENDİMİZİ SORGULAYALIM
Artık yeter!
Türk’ü Türk’e kırdıran tartışmalardan çıkalım.
Atatürkçü ile milliyetçiyi karşı karşıya getirmeyelim.
Dindar ile seküleri düşmanlaştırmayalım.
Alevi ile Sünniyi birbirine rakip göstermeyelim.
Sağcı ile solcuyu birbirinin düşmanı yapmayalım.
Çünkü bunların tamamı Türkiye’nin sosyal gerçekliğinin parçalarıdır.
Devlet aklı, millet aklı ve tarih şuuru tam da burada başlar.
Herkesi aynılaştırmak değil…
Farklılıklarımızı korurken ortak paydamızı güçlendirmek.
Bizim ortak paydamızın adı da bellidir:
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti.
ARTIK “TİTREYİP KENDİMİZE DÖNELİM” DEMENİN ZAMANI
Başkasının gücünü küçümsemiyorum.
Tam tersine onlardan öğrenmemiz gereken şeyler olduğunu söylüyorum.
Örgütlenmeyi öğrenelim.
Lobiciliği öğrenelim.
Kültürel diplomasi yapalım.
Akademik çalışmalar üretelim.
Türk dünyası konusunda uzman hukukçular yetiştirelim.
Avrupa’daki Türk gençlerine tarihini öğretelim.
Türkçe eğitim kurumlarını güçlendirelim.
Diaspora kuruluşlarını birbirine bağlayalım.
Türkiye’nin dışındaki Türklerin sorunlarını Ankara’nın gündemine düzenli biçimde taşıyalım.
Ve bütün bunları parti kavgasının üzerine çıkaralım.
Çünkü mesele artık sağ-sol meselesi değildir.
Mesele:
Var olma meselesidir.
Kendi dilimizi…
Kendi kültürümüzü…
Kendi tarihimizi…
Kendi hafızamızı…
Kendi soydaşlarımızı…
Kendi geleceğimizi…
koruma meselesidir.
Kimse bize dünyada bir sandalye ayırmak zorunda değil.
O sandalyeyi kendimiz kazanmak zorundayız.
Kimse Türk’ü sırf nüfusu fazla diye dikkate almak zorunda değil.
Türk, gücünü örgütleyerek dikkate alınır hâle gelir.
Ve artık şu soruyu sormaktan vazgeçelim:
“Dünya bizi neden önemsemiyor?”
Önce kendimize şu soruyu soralım:
Biz birbirimizi neden bu kadar kolay harcıyoruz?
İşte cevap burada.
Nüfusumuzda değil…
Birlik kapasitemizde.
Ve artık başkalarının dininin, siyasetinin, kavgasının, hesabının peşinde koşup kendi milletimizin meselelerini ikinci plana atma lüksümüz yok.
Kimsenin hakkına göz dikmeden…
Kimsenin kimliğine düşman olmadan…
Ama kendi kimliğimizden de vazgeçmeden…
Titreyip kendimize dönmek zorundayız.
Çünkü bu milletin kaybedecek zamanı yok.
Mesele Türklerin dünyada kaç kişi olduğu değil.
Mesele, o milyonlarca Türk’ün ne kadarının kendi milletinin geleceği için birlikte hareket edebildiğidir.

YORUMLAR