Bazen koca bir tarihi anlamak için yüzlerce sayfa kitap okumaya gerek yoktur.
Bir çocuğa anlatır gibi anlatırsınız.
Birinci adım…
İkinci adım…
Üçüncü adım…
Sonra bir bakarsınız ki mesele apaçık ortadadır.
Bugün Anadolu köylüsünün tarlasını neden bıraktığını da böyle anlatmak gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca “köylü şehre göç ediyor” cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar büyük.
Bu, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir mesele.
BİRİNCİ ADIM: TOPRAK VAR AMA ÜRETMEK PAHALI
Eskiden köylünün toprağı vardı.
Tarlasını sürer, eker, biçer, hayvanını besler, ailesinin geçimini sağlardı.
Bugün de toprağı var.
Ama artık yalnızca toprağın olması yetmiyor.
Tohum lazım.
Gübre lazım.
Mazot lazım.
İlaç lazım.
Su lazım.
Traktör lazım.
İşçilik lazım.
Ve bunların tamamının bir maliyeti var.
Çiftçi daha ürününü toprağa atmadan para harcamaya başlıyor.
TÜİK’in 2026 verileri de tarımsal üretim maliyetlerindeki baskının sürdüğünü gösteriyor.
Yani çiftçinin hesabı çok basit:
Tarlaya ne kadar para koydum, ürünümü kaça sattım?
Eğer ikinci rakam birincisini karşılamıyorsa, çiftçi üretici olmaktan çıkıp borç taşıyan adama dönüşüyor.
İKİNCİ ADIM: BORÇ, YAĞMUR BEKLEMİYOR
Çiftçi yağmuru bekliyor.
Ama banka vadesini beklemiyor.
Çiftçi hasadı bekliyor.
Ama mazotçu parasını beklemiyor.
Çiftçi ürünün para etmesini bekliyor.
Ama gübrecinin, ilaççının, yemcinin alacağı beklemiyor.
İşte sıkıntının en ağır tarafı burada.
Çiftçinin geliri yılda bir veya birkaç kez geliyor.
Masrafı ise yılın her günü devam ediyor.
Bir tarafta üretim riski…
Diğer tarafta borç…
Ortada ise çiftçi…
Ve çiftçi her yıl biraz daha sıkışıyor.
ÜÇÜNCÜ ADIM: BU KEZ DÜŞMAN SAVAŞ DEĞİL, İKLİM
Eskiden savaşlar vardı.
Kuraklık vardı.
Kıtlık vardı.
Eşkıya vardı.
Köylü toprağından kopuyordu.
Bugün savaş meydanı başka.
Ama risk hâlâ var.
Kuraklık…
Don…
Dolu…
Aşırı sıcak…
Su sıkıntısı…
Bir yıl emeğini bir gecede kaybedebilen çiftçi var.
Üstelik iklim değişirken tarımsal üretimin maliyeti de yükseliyor.
Yani çiftçi artık sadece toprağı değil, belirsizliği de ekiyor.
DÖRDÜNCÜ ADIM: ÜRÜNÜ ÇİFTÇİ ÜRETİYOR, FİYATI ÇİFTÇİ BELİRLEMİYOR
Çiftçi buğdayı üretiyor.
Domatesi üretiyor.
Soğanı üretiyor.
Meyveyi üretiyor.
Hayvan yetiştiriyor.
Ama çoğu zaman ürünün son satış fiyatını belirleyen taraf çiftçi değil.
Tarladan çıkan ürünün fiyatıyla tüketicinin ödediği fiyat arasında ciddi farklar oluşabiliyor.
Çiftçi de haklı olarak soruyor:
“Ben bütün riski neden taşıyorum?”
Yağmur yağmazsa benim zararımı kim karşılayacak?
Don vurursa kim karşılayacak?
Mazot pahalanırsa kim karşılayacak?
Gübre pahalanırsa kim karşılayacak?
Ürün para etmezse kim karşılayacak?
Bu soruların cevabı bulunmadan gençlere:
“Köyde kalın, çiftçilik yapın.”
demek kolaydır.
Ama hayat böyle işlemiyor.
BEŞİNCİ ADIM: GENÇLER NEDEN KÖYDE KALMIYOR?
Şimdi en zor soruya gelelim.
Köyde doğan çocuk neden şehirde yaşamak istiyor?
Çünkü şehirde eğitim var.
İş imkânı var.
Sosyal hayat var.
Sağlık hizmetlerine erişim var.
Gelecek beklentisi var.
Köyde ise genç, babasının yıllardır verdiği mücadeleyi görüyor.
Tarlada çalışıyor.
Borcu görüyor.
Maliyeti görüyor.
Ürünün fiyatını görüyor.
Ve kendisine şu soruyu soruyor:
“Ben de babam gibi mi yaşayacağım?”
İşte o anda göç başlıyor.
ALTINCI ADIM: ÖNCE GENÇ GİDİYOR
Sonra genç şehirde kalıyor.
Köyde anne-baba kalıyor.
Bir süre sonra onlar yaşlanıyor.
Tarlayı işleyecek insan azalıyor.
Hayvanlara bakacak insan azalıyor.
Hasat zamanı çalışacak insan bulunamıyor.
Ve bir gün bakıyorsunuz…
Tarla orada.
Ev orada.
Ahır orada.
Ama insan yok.
Toprak yerinde duruyor. Köylü yok.
YEDİNCİ ADIM: KÖY HARİTADA VAR, HAYATTA YOK
İşte en tehlikeli aşama burası.
Önce okul kapanıyor.
Sonra bakkal kapanıyor.
Sonra kahvehane boşalıyor.
Sonra ulaşım azalıyor.
Sonra gençler gidiyor.
Sonra yaşlılar kalıyor.
Sonra yaşlılar da gidiyor.
Köyün adı haritada duruyor.
Ama köyün kendisi yavaş yavaş siliniyor.
Bu yalnızca bir nüfus hareketi değildir.
Bu, üretim zincirinin kırılmasıdır.
Bu, kırsal hayatın çözülmesidir.
Bu, Türkiye’nin gıda güvenliği açısından ciddi bir meseledir.
TARİH BİZE BİR ŞEY SÖYLÜYOR
Osmanlı’nın 16. ve 17. yüzyıllarında yaşanan Büyük Kaçgunluk döneminde de köylünün toprağından kopması devlet düzenini ciddi biçimde sarstı.
O günün şartları başkaydı.
Savaşlar vardı.
Ağır vergiler vardı.
Celali isyanları vardı.
Güvenlik problemi vardı.
Köylü canını ve malını korumak için yerini terk ediyordu.
Bugün aynı tarihi birebir yaşamıyoruz.
Ama ortaya çıkan görüntüde dikkat çekici bir benzerlik var:
Köylü toprağından kopuyor.
Sebep aynı değil.
Şartlar aynı değil.
Fakat sonuç açısından ortaya çıkan tehlike aynı noktaya çıkabilir:
Üretim yapan insan azalıyor.
Ve tarihin en acı derslerinden biri burada karşımıza çıkıyor:
Toprağı kaybetmek için toprağın elden çıkması gerekmez.
Bazen toprağın sahibi hâlâ sizsinizdir.
Ama onu işleyecek insan kalmamıştır.
İşte asıl tehlike budur.
BUGÜN SORMAMIZ GEREKEN SORU
Biz köylüyü neden tarlada tutamıyoruz?
Çiftçiyi neden sadece “üretici” olarak değil, ülkenin stratejik unsuru olarak görmüyoruz?
Çünkü tarım sıradan bir sektör değildir.
Savunma sanayii nasıl millî güvenliğin parçasıysa,
gıda da millî güvenliğin parçasıdır.
Bir ülke tankını, uçağını, gemisini üretebilir.
Ama insanını doyuracak gıdayı güvenli ve sürdürülebilir biçimde üretemiyorsa başka bir bağımlılığın içine girer.
Bu nedenle mesele yalnızca çiftçinin cebindeki para değildir.
Mesele;
Anadolu’nun geleceğidir.
Bugün çiftçi toprağını satmadan da toprağından kopabilir.
Genç çiftçi köyü terk ettiğinde,
babasının tarlası boş kaldığında,
üretim alanı küçüldüğünde,
köyün nüfusu yaşlandığında,
biz aslında yalnızca bir köyü kaybetmiyoruz.
Geleceğin üreticisini kaybediyoruz.
Ve unutmayalım:
Toprak yerinde kalır.
Ama insan giderse,
toprak susar.
Sonra o toprağın yeniden konuşmasını sağlamak, onu korumaktan çok daha zor olur.

YORUMLAR