Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gökalp Şentürk
Gökalp Şentürk

Tarihini Bilen Millet, Geleceğini İnşa Eder!

Tarih, yalnızca geçmişte yaşananları anlatan bir alan değil; bugünü anlamanın, devletlerin kararlarını doğru değerlendirmenin ve geleceği inşa etmenin anahtarıdır. Ancak bunun için tarihe ideolojik kalıplarla değil; belgeyle, bilgiyle ve akılla yaklaşmak gerekir. Çünkü tarih, kişilerin veya siyasi anlayışların kendi doğrularını dayatacağı bir propaganda aracı değil, milletin ortak hafızasıdır.

Bir millet geçmişini doğru okuyamazsa aynı hataları farklı isimler altında yeniden yaşama tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Geçmişin üzerini örtmek de yaşanan her olayı bugünün siyasi hesaplarına göre yorumlamak da tarih bilincine zarar verir. İhtiyacımız olan şey önyargı değil araştırma, slogan değil belge, husumet değil hakikattir.

Osmanlı Devleti’nin son dönemini ele alırken de bu anlayıştan uzaklaşmamalıyız. Tanzimat’tan Jön Türk hareketine, İttihat ve Terakki’den II. Meşrutiyet’e uzanan süreç; yalnızca saray içindeki mücadelelerle açıklanamayacak kadar karmaşık siyasi, askerî ve toplumsal gelişmeler barındırır. Bu dönemi anlayabilmek için iç siyasi çekişmelerin yanında büyük devletlerin rekabetini, imparatorluğun yaşadığı yapısal sorunları ve dönemin uluslararası şartlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

Sultan Abdülaziz’in 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilmesi ve 4 Haziran’da Feriye Sarayı’nda ölü bulunması, tarihimizin hâlâ tartışılan olayları arasındadır. Ölümünün intihar mı yoksa cinayet mi olduğu konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Böyle bir konuda tarihçinin görevi, kanaatini kesin hüküm gibi sunmak değil; belgeleri, tanıklıkları ve dönemin koşullarını inceleyerek hakikate yaklaşmaktır.

II. Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesi de dönemin siyasi ve askerî gelişmeleriyle birlikte ele alınmalıdır. Bu olayları yalnızca bir kişinin şahsına veya tek bir siyasi yapıya indirgemek, tarihin çok katmanlı gerçekliğini görmemize engel olur.

Tarih, sevdiğimiz kişileri hatasız ilan etmek; eleştirdiğimiz kişileri de bütünüyle suçlamak değildir. Tarih, gerçeğin peşinden gitme cesaretidir.

DARBELERİN GÖLGESİNDE MİLLÎ İRADE

Türkiye’nin yakın tarihi de aynı anlayışla değerlendirilmelidir. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 15 Temmuz 2016… Her biri farklı şartlarda ortaya çıkmış, ancak millet iradesi, devlet kurumları ve demokratik düzen üzerinde derin izler bırakmıştır.

Bu olayları yalnızca tarihlerden ibaret görmek mümkün değildir. Her darbe teşebbüsü, Türkiye’nin siyasi hayatında bir kırılma oluşturmuş; toplumsal hafızada iz bırakmış ve devlet ile millet arasındaki ilişkiyi etkilemiştir.

Özellikle 15 Temmuz 2016, millet iradesinin ve anayasal düzenin korunmasının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Darbeler karşısında demokrasiye, hukuka ve millî egemenliğe sahip çıkmak, yalnızca belirli bir siyasi kesimin değil, bütün milletin ortak sorumluluğudur.

Geçmişte yaşananları anlamak, yalnızca sorumluları tespit etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda kurumların nasıl güçlendirileceğini, hukuk düzeninin nasıl korunacağını ve benzer felaketlerin tekrar yaşanmaması için hangi tedbirlerin alınacağını düşünmektir.

Çünkü güçlü devlet, yalnızca güçlü kurumlara sahip devlet değildir; kurumları hukuk içinde işleyen, millî iradeyi esas alan ve kriz anlarında aklını kaybetmeyen devlettir.

NUTUK: BİR MİLLETİN HAFIZASI, BİR DEVLETİN İSTİKAMETİ

15 Ekim 1927, Türk siyasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Büyük Kongresi’nde Nutuk’u okumaya başlamış; eser 15-20 Ekim tarihleri arasında altı gün boyunca okunmuştur.

Nutuk, Millî Mücadele’nin hangi şartlarda yürütüldüğünü, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi siyasi ve askerî süreçlerden geçerek kurulduğunu anlatan temel tarihî kaynaklardan biridir. Aynı zamanda yeni devletin kuruluşuna ilişkin değerlendirmeleri ve Atatürk’ün döneme dair bakışını ortaya koyar.

Nutuk’u anlamak, yalnızca satırlarını okumakla tamamlanmaz. O dönemin belgelerini, şartlarını, kararlarını ve sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir. Atatürk’ün ortaya koyduğu bağımsızlık iradesini anlamak kadar, Cumhuriyet’in hangi tarihî tecrübeler üzerine kurulduğunu kavramak da önemlidir.

Cumhuriyet, farklı düşüncelere sahip insanları ortak bir vatandaşlık bilincinde buluşturan büyük bir tarihî kazanımdır. Onu yaşatmanın yolu, geçmişi bugünün kavgalarına malzeme etmekten değil; bağımsızlık, millî egemenlik ve hukuk ilkelerini güçlendirmekten geçer.

Atatürk’ü anlamak, tarihi ezberlemek değil; bağımsızlık iradesini, aklı ve sorumluluğu kavramaktır.

TARİH, DEVLET AKLININ HAFIZASIDIR

Tarih bilinci, yalnızca geçmişte yaşananları bilmekten ibaret değildir. Asıl mesele, geçmişin tecrübelerini bugünün siyasi kararlarını değerlendirebilecek bir anlayışa dönüştürmektir. Çünkü devletler yalnızca sahip oldukları ekonomik ve askerî güçle değil, tarihî hafızaları, stratejik öngörüleri ve krizler karşısındaki karar alma kabiliyetleriyle de ayakta kalır.

Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki siyasi kırılmalar, Cumhuriyet döneminde yaşanan darbeler ve Millî Mücadele tecrübesi, birbirinden kopuk olaylar olarak görülemez. Her biri, devlet yönetiminde iradenin, kurumların, bağımsızlığın ve siyasi sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu gösteren tarihî tecrübelerdir.

Millî Mücadele, millet iradesinin nasıl bir kurucu güce dönüşebileceğini gösterir. Nutuk ise bu mücadelenin hangi şartlarda yürütüldüğünü ve yeni devletin hangi kararlar üzerine inşa edildiğini anlamamız açısından önemli bir kaynaktır.

Elbette geçmişteki olayları bugünün gelişmeleriyle bire bir eşitlemek doğru değildir. Her dönemin şartları farklıdır. Önemli olan, geçmişin ilkelerini ve derslerini bugünün gerçeklerini doğru okuyarak değerlendirebilmektir.

İşte tarih bilinci ile devlet aklının buluştuğu nokta tam da burasıdır: Geçmişi bilmek, bugünü doğru okumak ve geleceğe yönelik kararları sağlam bir zeminde almaktır.

BAKÜ’DEN VERİLEN MESAJ: TARİHÎ HAFIZA VE DİPLOMATİK DURUŞ

Bu yaklaşım, günümüz Türk dış politikasını değerlendirirken de önem kazanıyor. Çünkü bağımsızlık, millî irade ve egemenlik, yalnızca tarih kitaplarında anlatılan kavramlar değildir. Bu değerler, uluslararası ilişkilerde alınan kararların, ortaya konulan diplomatik tutumların ve izlenen stratejilerin de temel unsurlarıdır.

15 Ekim 2026’da Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın (CICA) 7. Zirvesi’nde yaşanan gelişme, bu açıdan dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen zirveye katılan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un konuşması başladığında salonu terk ettiği bildirildi. Türkiye’nin yanı sıra başka ülkelerin temsilcilerinin de benzer bir tutum sergilediği yönünde haberler yayımlandı.

Bu gelişme, İsrail’e yönelik diplomatik bir protesto olarak değerlendirildi. Ancak olayın anlamını yalnızca salonu terk etme görüntüsüne indirgemek yeterli değildir. Asıl üzerinde durulması gereken, Türkiye’nin bu tutumla hangi siyasi mesajı verdiği ve söz konusu mesajı hangi diplomatik araçlarla somut sonuçlara dönüştürebileceğidir.

Türkiye’nin tarihî hafızasında bağımsızlık mücadelesi, işgale karşı direnme ve kendi geleceğini belirleme iradesi önemli bir yer tutar. Bu tecrübe, başka halkların haklarını ve kendi kaderlerini tayin etme taleplerini değerlendirirken de güçlü bir tarihî perspektif sunar. Filistin meselesi bu açıdan yalnızca güncel bir dış politika başlığı değil; insan hakları, uluslararası hukuk, güvenlik ve kalıcı barış çerçevesinde ele alınması gereken temel bir meseledir.

Türkiye’nin Filistin halkının haklarını savunması, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin Devleti hedefini desteklemesi ve kalıcı barış için çaba göstermesi, diplomatik söylemin ötesine geçen tutarlı bir politika gerektirir. Bu politikanın etkisi yalnızca verilen mesajla değil; uluslararası desteğin artırılması, diplomatik girişimlerin sürdürülmesi ve somut sonuçlar elde edilmesiyle ölçülür.

Millî Mücadele’nin tarihî mirası, yalnızca bağımsızlığımızla gurur duymamızı değil, bağımsızlığın ne kadar ağır bir bedelle kazanıldığını anlamamızı da gerektirir. Bugünün diplomasisi ise bu tarihî bilinci, değişen uluslararası dengeler içinde akılcı ve sonuç alıcı bir stratejiye dönüştürme sorumluluğunu beraberinde getirir.

Bu nedenle Bakü’de yaşanan gelişmeyi değerlendirirken iki hususu birlikte düşünmeliyiz: İlkelere bağlılık ve stratejik akıl. İlkelere bağlılık, bir devletin hangi değerleri savunduğunu gösterir. Stratejik akıl ise bu değerleri uluslararası alanda nasıl etkili kılacağını belirler. Diplomatik kararlılık, sonuç üretme kapasitesiyle desteklendiğinde kalıcı bir siyasi güce dönüşür.

Nutuk’un okunmaya başlanmasının 99. yıl dönümünde çıkarılacak ders de budur. Geçmişi anmak, yalnızca tarihî olayları hatırlamak değildir; o olayların ortaya çıkardığı sorumluluğu bugünün şartlarında üstlenmektir. Millî Mücadele’yi anlamak, bağımsızlığın değerini kavramak kadar, devlet yönetiminde hazırlığın, gerçekçi değerlendirmenin ve stratejik kararların önemini de kavramaktır.

Tarih bize nereden geldiğimizi anlatır; devlet aklı ise bu birikimle nereye gideceğimizi belirler. Türkiye’nin ihtiyacı, tarihî hafızasını canlı tutarken günümüzün gerçeklerini doğru analiz eden, ilkelerini savunurken diplomatik imkânlarını da etkin kullanan bir yaklaşımı sürdürmektir.

Çünkü tarihine sahip çıkan bir millet, geçmişiyle övünmekle yetinmez. Geçmişinden ders çıkarır, bugününü bilinçle yönetir ve geleceğini sağlam temeller üzerinde inşa eder.

Tarih milletin hafızası, millî irade devletin temeli, akıl ve strateji ise geleceğin anahtarıdır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER