Bir çocuğu okula gönderiyorsunuz.
Çantasını sırtına takıyorsunuz.
Belki saçını düzeltiyor, belki “Akşam görüşürüz” diyorsunuz.
Ve birkaç saat sonra…
“Okulun önünde silahlı saldırı oldu. Çocuklar yaralandı.”
İşte bu cümle artık hepimizin yüzüne çarpan bir tokattır!
Manisa Turgutlu’da bir lise yakınında silah patladı.
11 öğrenci yaralandı. İkisinin ağır olduğu bildirildi.
Okulun önünde olması gereken şey eğitimdi.
Çocukların elinde olması gereken şey kitaptı.
Ama bir sabah okul yolunda silah konuştu!
Şimdi herkes aynı soruyu soruyor:
NEREYE GİDİYORUZ?
Ben daha ağırını soruyorum:
Biz çocuklarımızı ne zaman kaybetmeye başladık?
—
BU SADECE BİR SALDIRI DEĞİL!
Kimse bu olayı sadece “15 yaşındaki bir çocuğun yaptığı saldırı” diye kapatmaya kalkmasın.
Çünkü mesele bir çocuktan çok daha büyük.
Mesele;
Aile nerede?
Okul nerede?
Öğretmen nerede?
Rehberlik sistemi nerede?
Çocuk koruma mekanizmaları nerede?
Silah nasıl çocuğun eline geçti?
Ve en önemlisi:
Bir çocuk hangi noktaya geldi de eline silah alıp okul çevresinde ateş etmeyi göze aldı?
Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda soruşturma kapsamında silahın çocuğun eline nasıl geçtiğinin, silahın muhafaza koşullarının, anne-babanın bakım ve gözetim yükümlülüklerinin ve olay öncesindeki akran zorbalığı iddialarının araştırıldığı bildirildi.
İşte meselenin tam kalbi burasıdır.
Tetiğe basan el kadar, o eli o noktaya getiren şartları da araştırmak zorundayız.
—
SİLAH ÇOCUĞUN ELİNE NASIL GEÇTİ?
Bu sorunun cevabı bulunmadan bu dosya kapanmamalıdır.
Bir çocuğun ulaşamayacağı yerde bulunması gereken silah, nasıl oldu da çocuğun eline geçti?
Silahın muhafaza koşulları neydi?
Aile ne biliyordu?
Okul ne biliyordu?
Çevresi ne biliyordu?
Daha önce tehdit, kavga, zorbalık veya başka bir uyarı işareti var mıydı?
Bunların hepsi tek tek ortaya çıkarılmalıdır.
Çünkü bugün “keşke” demenin hiçbir çocuğu geri getirme garantisi yoktur.
Devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra soruşturma yapmak değildir.
Devletin görevi, mümkün olan yerde tehlikeyi önceden görmektir.
—
AKRAN ZORBALIĞINI “ÇOCUKLAR ARASINDA OLUR” DİYE GEÇİŞTİREMEZSİNİZ!
Bir çocuk başka bir çocuğu sürekli aşağılıyorsa…
Tehdit ediyorsa…
Dışlıyorsa…
Şiddet uyguluyorsa…
Ve çevresindeki yetişkinler bunu görmezden geliyorsa…
Orada artık “çocuk kavgası” yoktur.
Orada alarm vardır!
Bir çocuğun ruh dünyasında ne olup bittiğini anlamadan sadece notlarına bakarsanız, çocuğu tanımış olmazsınız.
Karne çocuğun bütün hikâyesi değildir.
Devamsızlığı çocuğun bütün hikâyesi değildir.
Sınıftaki davranışı bile çocuğun bütün hikâyesi değildir.
Çocuğu anlamak için onun yalnızlığını, öfkesini, korkusunu, arkadaş çevresini ve maruz kaldığı şiddeti de görmek zorundayız.
—
OKUL GÜVENLİĞİ SADECE KAPIYA BEKÇİ KOYMAK DEĞİLDİR!
Bunu da artık açık konuşalım.
Okul güvenliği;
kapıya bir görevli koymak,
kamera takmak,
giriş çıkışı kontrol etmekten ibaret değildir.
Bunlar önemlidir.
Ama yeterli değildir.
Asıl güvenlik, tehlikeyi büyümeden fark etmektir.
Öğretmen görecek.
Rehber öğretmen değerlendirecek.
Okul yönetimi ciddiye alacak.
Aile bilgilendirilecek.
Gerekirse sosyal hizmetler devreye girecek.
Gerekirse emniyet bilgilendirilecek.
Ve bütün bu mekanizmalar birbirinden kopuk değil, tek bir sistem gibi çalışacak.
Bugün MEB’in açıklamasına göre olayın ardından üç Bakanlık müfettişi görevlendirildi, okulda eğitime bir gün ara verildi ve öğrenci, öğretmen ve veliler için psikososyal destek ekipleri sahaya gönderildi.
Bunların yapılması gerekir.
Ama sorumuz şu:
Bütün bunları olaydan sonra yapmak yetiyor mu?
Yetmiyor!
Çünkü bizim ihtiyacımız olay sonrası müdahale sisteminden önce, olay öncesi erken uyarı sistemidir.
—
ÇOCUKLARIMIZI TELEFONLARA TESLİM ETTİK!
Bir başka gerçeği de konuşalım.
Çocuklarımızın odasına giriyoruz.
“Ders çalışıyor musun?” diye soruyoruz.
Ama telefonunda ne izlediğini bilmiyoruz.
Kimlerle konuştuğunu bilmiyoruz.
Hangi görüntülere maruz kaldığını bilmiyoruz.
Hangi öfke kültürünün içinde büyüdüğünü bilmiyoruz.
Şiddet görüntüleri bir saniyede telefon ekranına düşüyor.
Tehdit dili normalleşiyor.
Küfür sıradanlaşıyor.
Öfke gösterisi güç zannediliyor.
Silah, bazı içeriklerde adeta bir statü sembolü gibi sunuluyor.
Sonra bir gün gerçek hayatta silah patlayınca hep birlikte şaşırıyoruz.
Hayır!
Şaşırmayalım.
Önce kendimize bakalım.
—
AİLE DE SORUMLU!
Her şeyi devletten beklemek de kolaycılıktır.
Anne baba çocuğunun kimlerle arkadaş olduğunu bilmek zorunda.
Çocuğunun davranışındaki büyük değişiklikleri fark etmek zorunda.
Şiddet eğilimini, tehdit dilini, içine kapanmayı, aşırı öfkeyi önemsemek zorunda.
Evde silah varsa güvenliğini sağlamak zorunda.
Çünkü çocuk yetiştirmek sadece karnını doyurmak değildir.
Çocuk yetiştirmek, geleceğin insanını yetiştirmektir.
—
BİR ÇOCUĞU KAYBETMEK, BİR GELECEĞİ KAYBETMEKTİR!
Bugün Turgutlu’da yaralanan 11 çocuğun her birinin bir annesi var.
Bir babası var.
Bir ailesi var.
Hayalleri var.
Belki doktor olacak.
Belki mühendis.
Belki öğretmen.
Belki asker.
Belki sanatçı.
Belki bu ülkenin yarınını yönetecek.
Biz onların isimlerini sadece “11 yaralı” diye görürsek, insanlığımızdan bir şey eksilir.
Onlar sayı değildir.
Onlar bizim çocuklarımızdır!
—
ARTIK BİRİLERİ “DUR” DEMELİ!
Şiddete…
Silaha…
Zorbalığa…
Çocukların sahipsiz bırakılmasına…
Ailelerin yalnız bırakılmasına…
Okulların yalnız bırakılmasına…
Çocukların psikolojik sorunlarının “büyüyünce geçer” diye ertelenmesine…
DUR DEMELİYİZ!
Bu mesele ne siyasi kavga meselesidir ne ideolojik hesaplaşma.
Bu mesele Türkiye’nin çocuk meselesidir.
Bugün hangi siyasi görüşten olursanız olun, hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, hangi hayat tarzına sahip olursanız olun…
Çocuğunuz sabah okula gidiyorsa bu mesele sizi ilgilendiriyor.
Çünkü yarın aynı kurşunun nerede patlayacağını bilmiyoruz.
—
NEREYE GİDİYORUZ?
İşte asıl soru budur.
Çocuklarımızın okul kapısında silah sesleri duymasını normalleştirecek miyiz?
“Bir kereden bir şey olmaz” mı diyeceğiz?
“Çocuk işte” deyip geçecek miyiz?
“Bizim başımıza gelmez” diyerek susacak mıyız?
Hayır!
Artık susamayız.
Çünkü bugün Manisa’da 11 çocuğun yaralandığı bir sabah yaşandı.
Yarın aynı acıyı başka bir şehirde yaşamamak için bugün ayağa kalkmak zorundayız.
Devlet üzerine düşeni yapacak.
Aile üzerine düşeni yapacak.
Okul üzerine düşeni yapacak.
Toplum üzerine düşeni yapacak.
Ve biz gazeteciler de bu meselelerin üzerini örttürmeyeceğiz.
Çünkü çocuklarımızın canı, birkaç günlük haber değildir.
Bugün manşet olur…
Yarın unutulur…
Sonra başka bir okul…
Başka bir aile…
Başka bir ambulans…
Başka bir anne çığlığı…
Buna alışamayız!
Alışmayacağız.
Çocuklarımızı şiddetin insafına bırakamayız.
Çünkü bir milletin gerçek zenginliği ne petrolüdür ne altınıdır ne de parasıdır.
O milletin gerçek zenginliği çocuklarıdır.
Ve çocuklarını koruyamayan bir toplum, geleceğini de koruyamaz.
Şimdi herkes aynaya baksın.
NEREYE GİDİYORUZ?
Bu sorunun cevabını yarın değil, bugün vermek zorundayız.

YORUMLAR