Bazı bağlar vardır; diplomatik masalarda kurulmaz, siyasi hesaplarla şekillenmez, günlük tartışmalarla da koparılamaz. O bağları tarih kurar, ortak kader güçlendirir, şehitlerin kanı mühürler. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik işte böyle bir bağdır.
18 Ekim 1991, Azerbaycan’ın bağımsızlığını yeniden kazandığı tarihî gündür. Azerbaycan, yalnızca bağımsız bir devlet olarak ayağa kalkmadı; aynı zamanda Türk dünyasının yeniden kenetlenmesinin de önünü açtı. Bu bağımsızlığı ilk tanıyan devletin Türkiye olması, iki ülke arasındaki tarihî ve millî bağların en güçlü göstergelerinden biridir.
Ancak bugün üzerinde durmamız gereken mesele, yalnızca geçmişin hatıralarını yâd etmek değildir. Asıl mesele, o büyük mirası geleceğe nasıl taşıyacağımızdır.
Çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, iki ülkenin sınırları içinde kalan sıradan bir ilişki değildir. Bu birlik, Türk dünyasının jeopolitik geleceğini, ekonomik gücünü, güvenlik mimarisini ve uluslararası siyasetteki ağırlığını doğrudan ilgilendirmektedir.
KARDEŞLİĞİMİZİN TEMELİNDE ORTAK TARİH VE ORTAK KADER VAR
1918 yılında Nuru Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’nün kurtuluşunda üstlendiği rol, bu kardeşliğin tarihî hafızasındaki en önemli sayfalardan biridir. Aradan geçen yıllar, yaşanan acılar ve değişen siyasi dengeler bu bağı ortadan kaldıramadı.
Karabağ Zaferi ise Türkiye-Azerbaycan dayanışmasının günümüzdeki stratejik önemini bütün dünyaya gösterdi. 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülke arasındaki ilişkileri müttefiklik düzeyinde daha ileri taşıyan önemli bir dönüm noktası oldu.
Bütün bunlar bize bir gerçeği anlatıyor: Türkiye ile Azerbaycan’ın gücü yalnızca askerî kapasiteyle veya ekonomik imkânlarla ölçülemez. Bu gücün temelinde karşılıklı güven, ortak tarih ve zor zamanlarda birbirinin yanında durabilme iradesi vardır.
Ne var ki böylesine güçlü bir ilişkinin, bazı kişi ve grupların sözleri üzerinden tartışmaya açılması, toplumsal gerilimlerin iki ülkenin tamamına mal edilmesi kabul edilemez.
Elbette her iki ülkede de eleştiriler yapılabilir, farklı görüşler dile getirilebilir. Ancak eleştiri başka, hakaret başka; siyasi tartışma başka, iki kardeş halkı karşı karşıya getirmeye çalışmak başkadır.
Devletlerin egemenliğine, anayasal düzenine ve hukukuna saygı esastır. Aynı şekilde, bir kişinin veya grubun davranışını bütün bir halkın iradesi gibi sunmak da doğru değildir. Sağduyu, tam da böyle zamanlarda kendisini göstermelidir.
MESELE İKİ DEVLETİN ÖTESİNDE, TÜRK DÜNYASININ GELECEĞİDİR
Bugün Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını açmaya yönelik her girişimi yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde değerlendirmek eksik olur. Çünkü bu iki devletin yakınlığı, Türk dünyasının bütünleşme sürecinin de temel dayanaklarından biridir.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın uluslararası alanda daha etkili bir yapıya dönüşmesi; ulaştırma koridorlarından enerji güvenliğine, ticaretten savunma sanayisine, eğitimden kültürel iş birliğine kadar birçok alanda ortak iradenin güçlenmesine bağlıdır.
Bakü ile Ankara arasındaki güven, Türk dünyasının diğer başkentlerine de güven verir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışma güçlendikçe ortak projelerin hayata geçirilmesi kolaylaşır; Türk dünyasının küresel siyasette söz sahibi olma imkânı artar.
Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkileri zayıflatacak her gelişme dikkatle değerlendirilmelidir. Ancak somut kanıtlar olmadan her tartışmanın arkasında belirli bir dış gücün bulunduğunu ileri sürmek yerine, ortaya çıkan sonuçlara, kullanılan söylemlere ve stratejik çıkarlara bakmak gerekir. Devlet aklı, duygularla hareket etmek değil; tehlikeleri doğru teşhis ederek tedbir almaktır.
Unutmayalım: Türk dünyasının birliği yalnızca ortak köklerimizi hatırlamakla kurulmaz. Bu birlik; ekonomik dayanışma, kurumsal iş birliği, ortak güvenlik anlayışı ve karşılıklı saygıyla kalıcı hâle gelir.
SİYASİ TARTIŞMALAR GEÇİCİ, MİLLÎ MENFAATLER KALICIDIR
Türkiye’nin de Azerbaycan’ın da kendi millî çıkarları, devlet gelenekleri ve bağımsız karar alma iradesi vardır. Kardeşlik, bu egemenlikleri tartışmaya açmak değil, birbirlerinin bağımsızlığına saygı duyarak ortak hedeflerde buluşabilmektir.
İki ülkenin devlet başkanlarına yönelik hakaretler, toplumları birbirine düşmanlaştırmanın aracı hâline getirilmemelidir. Bununla birlikte, herhangi bir kişinin sözlerinden hareketle bütün bir ülkeyi suçlamak da kardeşliğe hizmet etmez.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kısır tartışmalar değil; daha güçlü diplomatik ilişkiler, daha fazla ekonomik iş birliği, daha sağlam kültürel bağlar ve Türk dünyasının geleceğini güvence altına alacak somut adımlardır.
Ankara ile Bakü arasında kurulacak her yeni köprü, yalnızca iki ülkeyi değil, Türk dünyasının tamamını birbirine yaklaştıracaktır.
Bizim meselemiz, kimin daha büyük veya daha küçük kardeş olduğu tartışması değildir. Bizim meselemiz, aynı tarihî yürüyüşün içinde birbirine omuz veren iki bağımsız devletin ortak geleceğini nasıl daha güçlü kılacağıdır.
Türkiye ve Azerbaycan, bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmelidir.
BUGÜN SUSMAK DEĞİL, KARDEŞLİĞE SAHİP ÇIKMAK ZAMANIDIR!
18 Ekim, Azerbaycan’ın bağımsızlık iradesini hatırlattığı kadar, bu bağımsızlığın hangi değerlerle korunacağını da düşündürmelidir. Bağımsızlık, yalnızca bir devletin kendi bayrağını dalgalandırması değildir; o bayrağın temsil ettiği iradeyi, egemenliği ve millî kimliği geleceğe taşımasıdır.
Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak sorumluluğu da budur.
Ayrıştırıcı söylemlere karşı sağduyuyu, hakarete karşı karşılıklı saygıyı, provokasyona karşı devlet aklını, dar siyasi hesaplara karşı millî menfaatleri savunmak zorundayız.
Türk dünyasının önünde tarihî bir fırsat vardır. Bu fırsatı kişisel çekişmelere, geçici siyasi hesaplara ve kardeşlik hukukunu zedeleyen tartışmalara kurban edemeyiz.
Buradan Ankara’ya ve Bakü’ye açık çağrıda bulunuyorum: İki ülke arasındaki doğrudan iletişim kanalları daima açık tutulmalı, toplumsal gerilimlerin diplomatik ilişkilere zarar vermesinin önüne geçilmeli ve stratejik ortaklığı güçlendirecek somut adımlar atılmalıdır.
Türk Devletleri Teşkilatı, ortak ekonomik projelerden ulaştırma koridorlarına, savunma sanayisinden eğitim ve kültüre kadar uzanan iş birliğini hızlandırmalıdır. Aydınlar, gazeteciler ve sivil toplum kuruluşları ise doğrulanmamış iddiaların kardeş halklar arasında düşmanlık üretmesine karşı sorumlu bir duruş sergilemelidir.
Sosyal medyada yayılan her iddia sorgulanmalı; hakaret ile eleştiri, provokasyon ile demokratik ifade birbirinden ayrılmalıdır. Kardeşliği korumak, farklı görüşleri susturmak değil; anlaşmazlıkları sağduyu, hukuk ve karşılıklı saygı çerçevesinde çözebilmektir.
Çünkü uluslararası siyasette iyi niyet tek başına yeterli değildir. Güçlü kurumlar, kararlı liderlik, ekonomik dayanışma ve uzun vadeli strateji gerekir. Türkiye ile Azerbaycan, tarihî yakınlıklarını bu unsurlarla desteklediği ölçüde yalnızca kendi geleceklerini değil, bütün Türk dünyasının hareket alanını da genişletecektir.
Bugün verilecek kararlar, yarının jeopolitik dengelerini belirleyecektir. Ya ortak potansiyelimizi örgütlü bir güce dönüştüreceğiz ya da başkalarının şekillendirdiği gelişmelerin seyircisi olacağız. Bizim tercihimiz açıktır: Kendi gündemini belirleyen, kendi çıkarlarını koruyan ve geleceğini kendi iradesiyle inşa eden güçlü bir Türk dünyası!
Tarih bize bir miras bıraktı; şimdi sıra o mirası stratejik bir güce dönüştürmektedir. Ankara ve Bakü’nün sorumluluğu, geçmişin hatıralarını yaşatmakla sınırlı değildir. Asıl görev, gelecek nesillere daha güvenli, daha müreffeh ve uluslararası alanda daha etkili bir Türk dünyası bırakmaktır.
Bu hedef, temennilerle değil, cesur kararlarla; geçici heyecanlarla değil, kalıcı kurumlarla; sembolik mesajlarla değil, sonuç üreten ortak politikalarla gerçekleşecektir.
Unutulmasın: Geleceği, birbirine güvenen milletler kurar; tarihe ise bu güveni ortak güce dönüştürebilenler yön verir.
Gökalp ŞENTÜRK
Strateji Uzmanı Gazeteci Yazar

YORUMLAR