Tarih, yalnızca geçmişte yaşananların kaydı değildir. Bazen bir milletin önüne yeniden çıkarılmak istenen hesapların, yarım bırakılmış hayallerin ve değişen şartlara rağmen vazgeçilmeyen siyasi hedeflerin de aynasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamak için yalnızca Sakarya’ya, Dumlupınar’a ve İzmir’in kurtuluşuna bakmak yetmez. Millî Mücadele’nin doğuda verdiği mücadeleyi, Sevr’in Anadolu’ya biçtiği haritayı ve Ankara’nın bu haritayı nasıl geçersiz kıldığını da bilmek gerekir.
Çünkü mesele yalnızca bir ordunun başka bir orduyu yenmesi değildi. Mesele, Türk milletinin kendi vatanında kendi geleceğini belirleme hakkını elinden almak isteyen projelerin önüne geçmekti.
Atatürk’ün karşısındaki mesele, bir milletin başka bir milletle kavgasından ibaret değildi. Asıl mesele, Anadolu’nun geleceğine kimin karar vereceğiydi.
Sevr’in haritası, Türk milletinin iradesine çarptı
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’ne dayatılan Sevr Antlaşması, Anadolu’yu parçalara ayıran bir düzen öngörüyordu. Antlaşmanın 88-93. maddeleri, sınırları ABD Başkanı tarafından belirlenecek bağımsız bir Ermenistan kurulması ihtimalini de içeriyordu.
Bu, yalnızca diplomatik bir metindeki birkaç maddeden ibaret değildi. Anadolu’nun doğusunda yeni bir siyasi düzen kurulmasını hedefleyen uluslararası planın parçasıydı.
Ancak Ankara’da yükselen Millî Mücadele, bu dayatmayı kabul etmiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının ortaya koyduğu irade açıktı: Türk milletinin geleceği, yabancı devletlerin masalarında çizilen haritalarla belirlenemezdi.
Bugün bu gerçeği görmezden gelenler, Millî Mücadele’nin yalnızca Batı Cephesi’nde yaşanmadığını da unutuyor. Türk milleti aynı dönemde doğuda da vatanını, insanını ve geleceğini savunmak zorundaydı.
Doğu Anadolu’da yaşanan acılar unutulamaz
Osmanlı Devleti’nin son döneminde, özellikle savaş yıllarında, bazı Ermeni silahlı örgütlerinin Rus kuvvetleriyle iş birliği yaptığı; Türk ve Müslüman köylerine yönelik saldırılar ve katliamlar gerçekleştirdiği tarihî kayıtlarda yer alıyor. Mondros Mütarekesi sonrasında da bölgedeki Türk ve Müslüman sivillerin maruz kaldığı şiddet, Anadolu’da derin yaralar açtı.
Bu acıları yok saymak, hayatını kaybeden insanlara ve geride kalan ailelere haksızlıktır.
Bir milletin uğradığı zulmü anlatmak, başka bir millete mensup herkesi suçlamak anlamına gelmez. Tarihî sorumluluk; toplumların tamamına değil, somut olaylara, örgütlere, silahlı yapılara ve karar vericilere bakılarak değerlendirilmelidir.
Fakat bu ayrım yapılacak diye Türk milletinin yaşadığı acılar da görünmez hâle getirilemez. Türk köylüsünün, kadınının, çocuğunun ve savunmasız insanlarının uğradığı saldırılar da tarihin parçasıdır. Bu hafızayı susturmak ne adalettir ne de tarihçilik.
Kâzım Karabekir Paşa’nın açtığı yol
Millî Mücadele’nin kaderini etkileyen dönüm noktalarından biri Doğu Cephesi’nde yaşandı.
Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu, 1920 sonbaharında Ermeni kuvvetlerine karşı harekâta geçti. Sarıkamış ve Kars’ın geri alınmasının ardından Türk ordusu Gümrü’ye kadar ilerledi. Askerî başarı, Ankara Hükûmeti’nin elini güçlendirdi ve Doğu Cephesi’ndeki savaşın sona ermesine giden yolu açtı.
2-3 Aralık 1920 gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin imzaladığı ilk antlaşma olması bakımından da önem taşıyordu. Ermenistan’da kısa süre sonra gerçekleşen Sovyet yönetimi değişikliği nedeniyle antlaşma bütünüyle yürürlüğe girmese de Doğu Cephesi’ndeki askerî ve siyasi gelişmeler, Türkiye’nin doğudaki konumunu değiştirdi. Daha sonra Moskova ve Kars antlaşmalarıyla sınır düzenlemeleri şekillendi.
Burada görülmesi gereken stratejik gerçek şudur: Doğu Cephesi’ndeki başarı, yalnızca doğudaki toprakların güvenliği açısından değil, Millî Mücadele’nin genel seyri bakımından da önemliydi. Doğudaki çatışmaların sona ermesi, ordunun ve kaynakların diğer cephelere yönlendirilmesine imkân sağladı.
Kâzım Karabekir Paşa’nın mücadelesi, Ankara’nın kararlılığı ve Türk milletinin fedakârlığı birlikte değerlendirildiğinde, bu zaferin yalnızca bir cephe başarısı olmadığı anlaşılır. Bu, Anadolu’nun geleceğini belirleme mücadelesinin önemli bir safhasıydı.
Peki, Atatürk neden hâlâ tartışmaların merkezinde?
Bazı Ermeni milliyetçisi çevrelerin Atatürk’e yönelik tarihî itirazlarının arkasında, Millî Mücadele’nin Sevr’de öngörülen siyasi düzeni boşa çıkarması ve doğuda bağımsız Ermenistan projesine ilişkin hedeflerin gerçekleşmemesi bulunuyor.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız: Bazı siyasi çevrelerin yaklaşımını bütün Ermeni toplumuna mal etmek doğru değildir. Her Ermeni aynı düşüncede değildi; Türklerle birlikte yaşayan, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde üretime, ticarete, sanata ve ülkenin gelişmesine katkı sunan Ermeni vatandaşlar da vardı.
Bir insanın kimliği, onun tarih karşısındaki tutumunu tek başına belirlemez. Milletlerin geleceğini birlikte kurmak isteyenlerle ayrılıkçı siyasi hedefler peşinde koşanları aynı kefeye koyamayız.
Bizim itirazımız bir halka değil; Anadolu’yu parçalamayı amaçlayan, Türk milletinin iradesini yok sayan ve geçmişte yaşanan acıları bugünün siyasi hesaplarına malzeme yapan anlayışlaradır.
Atatürk’ün tarihî rolü de burada ortaya çıkar: O, yalnızca cephede zafer kazanan bir komutan değildi. Askerî başarıyı siyasi bağımsızlığa dönüştüren, milletin kaderini kendi eline almasını sağlayan liderdi. Sevr’in kâğıt üzerinde çizdiği düzen, Türk milletinin sahadaki mücadelesi ve diplomatik kararlılığı karşısında ayakta kalamadı.
Cumhuriyet, geçmişin düşmanlığına değil ortak geleceğe dayanır
29 Ekim’e giden yolu anlatırken bir gerçeği daha unutmamalıyız: Cumhuriyet, yalnızca savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle değil, sonrasında kurulan kurumlarla, fabrikalarla, okullarla ve ortak vatandaşlık bilinciyle de inşa edildi.
Bu ülkeye katkı sunan, emeğiyle üretime katılan, Cumhuriyet’in gelişmesinde payı bulunan insanları etnik kimlikleri nedeniyle dışlamak, Cumhuriyet’in birleştirici ruhuna aykırıdır.
Fakat birlik ve beraberlik adına tarihî gerçeklerin üzerini örtmek de kabul edilemez. Birlik, hafızasızlık değildir. Barış, yaşanan acıları inkâr etmek değildir. Kardeşlik, geçmişteki saldırıları ve siyasi hesapları konuşmayı yasaklamak değildir.
Gerçek birlik; hakikati açıkça konuşabilmek, sorumluları doğru yerde aramak ve geçmişin acılarını yeni düşmanlıklar üretmeden anlayabilmektir.
Tarihi bilmeyen, bugünün hesabını da anlayamaz
Bugün yapılması gereken, Atatürk’ü sloganlarla yüceltmek ya da ona yöneltilen her eleştiriyi sorgulamadan kabul etmek değildir. Yapılması gereken; belgeleri, antlaşmaları, askerî gelişmeleri ve siyasi hedefleri birlikte okuyarak Millî Mücadele’nin hangi şartlarda yürütüldüğünü anlamaktır.
Sevr’i bilmeden Lozan’ı, Doğu Cephesi’ni bilmeden Millî Mücadele’nin bütününü, Türk milletinin yaşadığı acıları bilmeden de dönemin tarihî yükünü anlayamayız.
29 Ekim’e giden yol, yalnızca bir bayrama değil; bağımsızlığın hangi bedellerle kazanıldığını hatırlamaya çıkar.
Bu nedenle okullarımızda, üniversitelerimizde ve basınımızda Millî Mücadele’nin doğu ve batı cepheleri bütünlüklü biçimde anlatılmalıdır. Arşivler incelenmeli, tarihî belgeler kamuoyuyla buluşturulmalı, Türk ve Müslüman sivillerin yaşadığı acılar da araştırılmalı ve gelecek nesillere aktarılmalıdır. Tarih, siyasi rahatlık uğruna eksiltilmemeli; hiçbir milletin acısı diğerinin acısını silmek için kullanılmamalıdır.
Çünkü bu vatanın geleceği, geçmişini unutanların değil, geçmişinden doğru ders çıkaranların elinde yükselecektir.
Gökalp ŞENTÜRK
Strateji Uzmanı Gazeteci Yazar

YORUMLAR